Translate

30 Mayıs 2011 Pazartesi

TV. DE SİZDEN SÖZEDİYORLAR...

video
Hilal Tv. de Engin Noyan'ın bir programında
gençler internet hakkında konuşurken
GÖNÜL ERLERİ MAİL GRUBU'muzdan sözediyorlar...

29 Mayıs 2011 Pazar

KELİMELER - KAVRAMLAR ... MÜBÂREK GECELER


 K E L İ M E L E R - K A V R A M L A R
MÜBÂREK GECELER

     Mübârek sözcüğü "bârake"nin ism-i mef'ulü olup, hayır ve bereket verilmiş demektir. Bir terim olarak Cenab-ı Hakk'ın başka gecelerden üstün kıldığı geceleri ifade eder.
     İslam dininde ibadetler kamerî aylara göre emredilmiştir. Kamerî takvime göre günün, önce gecesi, sonra gündüzü gelir. Mesela cuma gecesi dendiği zaman perşembeyi cumaya bağlayan gece kastedilir.
     Allah Teâlâ bu geceleri, diğer gecelerden daha faziletli (üstün) yaratmış ve bu gecelerde yapılan ibadetlere daha çok mükâfat vermiştir. Aynı zamanda önemli bazı işleri de bu gecelerde yaratır. Bunun için bu gecelere mübarek geceler denir.

     Mübârek geceler yedi tane olup şunlardır:
1) Cuma gecesi: Her hafta perşembeyi cumaya bağlayan gecedir.
2) Ramazan bayramı gecesi: Ramazanın son gününü, ramazan bayramına bağlayan gecedir.
3) Kurban bayramı gecesi: Zilhicce ayının 10. gecesidir.
    Yukarıdaki üç geceye ait her hangi bir ibadet yoktur. Ancak bu gecelerde yapılan ibadet, dua ve iyilikler Allah Teâlâ tarafından, fazlası ile mükâfatlandırılır. Bu gecelerde yapılan dua hakkında Rasûlûllah (s.a.s) şöyle buyurur: "Beş gece vardır ki, o gecelerde yapılan dualar geri çevrilmez: 1- Receb'in ilk cuma gecesi (Regâib gecesi) 2- Şabanın onbeşinci gecesi (Beraat gecesi) 3- Cuma gecesi 4- Ramazan bayramı gecesi 5- Kurban bayramı gecesi ".

    Kadir gecesi:  
     Ramazan ayının 27. gecesidir. Fakat başka gecelerde olduğu da rivayet edilmiştir. Bu konuda Râsulullah (s.a.s)'den bir kaç hadis rivayet edilmiştir. Bunların birinde şöyle buyurur. "Kadir gecesini, Ramazan'ın son on gününün tek sayılı (21, 23, 25, 27; 29) gecelerinde arayınız" (en-Nevevi, Riyâzü's-Salihin, II, H. No: 1197).
Ancak İslâm alimlerince kuvvetli ihtimal 27. gecesidir.
Şanı Yüce ve kadri büyük olduğu için bu geceye "Kadir gecesi" denmiştir.
Bu konuda Kadir Suresi'nde Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Şüphesiz Biz, Kur'an-ı, Kadir gecesi indirdik. Sen o Kadir gecesinin ne olduğunu bildin mi? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. O gece melekler ve ruh (Cebrail) Rablerinin izni ile, bütün emirlerle inerler. O gece, şafak atıncaya kadar emniyetli ve selametli bir gecedir" (el-Kadr, 97/1-5).
     Bu sûreye göre Kadir gecesinin bir kaç üstün özellikleri vardır:
a) Kur'an-ı Kerim Ramazan ayında bu geceden itibaren inmeye başlamış ve yirmiiki yıl sürmüştür.
b) Kadir; takdir anlamındadır. Yani bu gece, Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi uygulamak için meleklere emir verdiği gecedir. Bunun için melekler bu gecede yer yüzüne iner.
c) Kadir gecesi içinde o kadar büyük iyilik ve hayır vardır ki bu hayır insanlık tarihinde bin yılda yapılmamıştır. İşte Kadir gecesi bunun için bin yıldan daha hayırlıdır.
     Kadir gecesinin ihyasına gelince: Bu geceyi varsa kaza namazlarını kılarak, ibadet ve dua ile ihya etmeye çalışmalı. Çünkü Rasûlûllah (s.a.s) "Kadir gecesini iman ederek ve mükafatını umarak ibadetle geçirenin geçmiş günahları affolur" buyurur.
     Rasûlullah (s.a.s) bu gece de şu duayı okumayı tavsiye buyurmuştur. "Yarabbî, şüphesiz sen affedicisin ve affı seversin; beni de affet " (Riyazü's-Salihin, H. No: 1194).
    Regâib gecesi:
     Recep ayının ilk cum'a gecesidir. Regâib, regibe kelimesinin çoğulu olup, sözlükte; itibar edilen şey ve bol ihsan demektir. Bu gece de Rasulû Ekrem (s.a.s)'in, Allah Teâlâ tarafından manevi iyiliklere ve ihsanlara nail olduğu için, buna şükrane olarak oniki rekat nafile namaz kıldığı rivayet olunmaktadır. Ancak bu namaz hakkındaki rivayet kuvvetli değildir. Nafile olduğu için kılınsa sevabı bol, kılınmazsa günahı yoktur. Ancak bu gecelerde kılınan bütün nafileler ferdî kılınır. Önemli olan bu geceyi ibadetle, dua ve niyazla ihya etmektir.
     Beraat kandili (gecesi) Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Aslı "Berâet''tir. Beraat sözlükte; bir zorluktan kurtarmak ve beri olmak demektir. Allah Teâlâ bu gece af kapılarını açar; bu gecede mü'minler affa uğrarlar ve günahlarından tevbe ettikleri taktirde temizlenirler.
     Bu gecede, bir yıl içinde olacak bütün işler hükme bağlanıp, ifası için Cenab-ı Hak tarafından meleklere verilir. Bu geceye has bir ibadet yoktur. Gecesini ibadet ve dua ile, gündüzünü oruçlu geçirmek güzeldir.
     Kur'an-ı Kerim'de Beraat gecesiyle ilgili görülen âyetler şunlardır:
"(Helâl, haram ve diğer hükümleri) açıkça bildiren bu Kitab'a yemin ederim ki, şüphesiz, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Gerçekten biz. sonuçta karşılaşılacak tehlikeleri haber vericileriz. O (öyle bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden sadır olan bir emir ile o zaman ayrılır" (ed-Duhân, 44/2-6).
     Alimlerin çoğunluğu bunun "Kadir" gecesi İkrime ile bir grup bilgin de "Beraat" gecesi olduğunu söylemişlerdir. Çoğunluk şu delillere dayanmıştır: Cenab-ı Hak, Kadir sûresinde, Kur'an'ı Kadir gecesinde, bu âyette ise mübârek bir gecede indirdiğini beyan etmiştir. Eğer bu iki geceden kastedilen tek bir gece olmasaydı, çelişki doğardı. Allah Teâlâ, içinde Kur'an indirilen ayın Ramazan ayı olduğunu başka bir âyette de bildirmiştir (el-Bakara, 2/185). Buna göre mübarek gecenin Şaban gecelerinden değil, ramazanın gecelerinden biri olması gerekir. Cenab-ı Hak, mübarek geceyi; "Onda her hikmetli iş ayrılır" diye nitelemiş, Kadir gecesi hakkında da; "Melekler ve Ruh'un bir emirden dolayı, Rablerinin izniyle. inmekte olduklarını" bildirmiştir (bk. el-Kadr, 97/4). Bu "emir", o yıldan gelecek yıla kadar olan amel, rızık, hayat, ölüm gibi Allah'ın kazasıdır.
     İbn Abbas (r.anh) şöyle der: "Cenab-ı Hakk'ın bütün kazaları Şa'ban'ın yarı gecesinde görevli meleklere teslim edilir". Bazılarına göre, Beraat gecesinde, emirlerin Levh-ı Mahfuzdan alınmasına başlanır. Bu gecede gelecek yıla rastlayan aynı geceye kadar olan olaylar takdir edilir ve bu "kadir" gecesi bitirilir. Rızıklara ait olan takdirler Mikâil (â.s)'a; savaş; zelzele, yıldırım ve musîbetlere ait olanlar da Azrail (a.s)'a bildirilir.
     Diğer yandan, Beraat gecesine ait beş haslet şunlardır:
     1) Her önemli iş bu gecede ayırdedilir.
     2) O gecedeki ibadetin fazileti büyüktür.
     3) İlâhi rahmet yayılır.
     4) Mağfiret gecesidir.
     5) O gece, Rasûlüllah (s.a.s)'a şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Çünkü, Hz. Muhammed (s.a.s), Şaban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş, bu şefaatin üçte biri verilmiş, ondördüncü gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş, onbeşinci gece yine talep etmiş, bu gece şefaatın tamamı ihsan edilmiştir. Bu şefaatten mahrum olanlar, devenin ürküp kaçtığı gibi Allah'tan kaçanlardır (bk. er-Râzî ve Ebussuud Efendi Tefsirleri, ed-Duhân Sûresi 3. ve 4. âyetlerin tefsiri; Hasan Basri Çantay, Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, İstanbul 1959, III, 904, 905).
     Beraat gecesi hakkında Allah elçisi şöyle buyurmuştur:
     "Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünü (I5. günü) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ (Keyfiyeti bizce meçhul bir halde) dünyaya en yakın göğe inerek (o andan) fecir oluncaya kadar: Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir bela ile) mübtela olan yok mu, ona kurtuluş vereyim. Şöyle olan yokmu? Böyle olan yok mu? Buyurur (İbn Mâce, H. no: 1388).
     Diğer bir hadiste de şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah Teâlâ Şaban ayının onbeşinci gecesi dünyaya en yakın olan semaya (keyfiyyeti bizce meçhul bir şekilde) iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha çok günahları (veya günah sahiplerini) bağışlar" (İbn Mâce, H. no: 1389).
   Mirac gecesi:
     Recep ayının 27'nci gecesine rastlayan geceye "Mirac gecesi" denir. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 M. yılı başlarında vuku bulmuştur. Bu gecede Hz. Muhammed (s.a.s), Mekke'den Kudüs'e oradan semalara yükseltilerek, melekût âlemini seyretmiş ve Cenab-ı Hak ile aracısız mükâlemede bulunmuştur.
     Kur'an-ı Kerim'de mirac olayına şu şekilde kısaca yer verilir: "Kulu (Muhammed'i) gecenin az bir bölümünde kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. İşiten ve gören O'dur" (el-İsrâ, 17/1).
     Hz. Muhammed'in, gecenin az bir bölümünde Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksa'ya kadar olan yolculuğuna "İsrâ", Mescid-i Aksâ'dan göklere yükselip, madde âlemini aşmasına da "mirac" denir. İsrâ; gece yolculuğu yapmak, demektir.
     Mirac gecesinin önemi, o gecede Cenab-ı Hak'tan getirilen emir, yasak ve haberlerin öneminden gelmektedir. Mirac gecesi getirilen esasları birkaç maddede toplayabiliriz:
   1) İslâm'ı saran tehlike çemberinin, etkisini kaybettiği haber veriliyor.
   2) Daha önceki dinlerin yürürlükten kaldırıldığı ilân ediliyor.
   3) Hz. Muhammed (sav.)'in ilâhi gücün tecelli ettiği Sidretü'l-Müntehâ'ya yükselmesi, beşer ilminin sürekli ilerleyeceğine delâlet ediyor.
   4) İnsanla Rabbi arasında en önemli iletişim aracı olan beş vakit namaz bu gecede farz kılınmıştır.
   5) el-Bakara Suresinin son iki âyeti İslâm ümmetine hediye olarak gelmiştir. "Amenerrasûlü" diye başlayan bu âyetlerde önemli akide konuları yanında, son âyette özlü duâ örnekleri verilmektedir.
   6) Allah'a ortak koşmayan mü'minlerin bağışlanacağı müjdesi veriliyor.
İşte bu kadar önemli hükümlerin bir arada bildirildiği Mirac gecesi, önemini bunlardan almaktadır. Mirac gecesinde on iki rek'at nâfile namaz kılınması müstahsen görülmüştür. Bu namazın her rekatında Fâtiha ile başka bir sûre okuyarak, iki rekatta bir selâm vermeli, sonra yüz defa "Sübhânellahi ve'l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahû ekber" demeli, daha sonra yüz defa istiğfar ederek, yüz defa da salâtü selâm okumalıdır. Gündüzün de oruçlu bulunulmalıdır.
     Böyle bir gecede yapılacak duanın Cenab-ı Hak tarafından geri çevrilmeyeceği umulur.
Şâmil İslam Ansiklopedisi


28 Mayıs 2011 Cumartesi

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA 45 RAPÖRTÖR YARDIMCISI ADAYI ALINACAK

T.C. ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINDAN:

RAPORTÖR YARDIMCISI ADAYI ALINACAKTIR
1- Anayasa Mahkemesi Başkanlığına aşağıdaki nitelikleri taşıyanlar arasından 45 kadro için Raportör Yardımcısı adayı alınacaktır. Aday adayları, yazılı ve mülakat sınavına tabi tutulacaktır.
Sınava katılacakların:
a) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinde yer alan genel şartları taşımaları,
b) Hukuk, siyasal bilgiler, iktisat, işletme, iktisadî ve idari bilimler alanlarında en az dört yıllık yükseköğrenim yapmış veya bunlara denkliği kabul edilmiş yabancı öğretim kurumlarından mezun olmaları ya da yabancı bir hukuk fakültesini bitirip de Türkiye’deki hukuk fakülteleri programlarına göre eksik kalan derslerden sınava girip başarı belgesi almış bulunmaları,
c) 31 Ocak 2011 günü itibariyle lisans ve lisansüstü öğrenimini yapmış olanlar için 30, doktora öğrenimini tamamlamış olanları için 35 yaşını bitirmemiş olmaları,
d) KPSSP 103 puan türünden en az 75 puan almaları,
Şarttır.

2- Giriş sınavına katılmak isteyen aday adaylarının, Mahkemenin http://www.anayasa.gov.tr/  internet sitesinden temin edecekleri Giriş Sınavı Başvuru Formunu eksiksiz doldurmaları ve bu forma aşağıdaki belgeleri ekleyerek 15 Ağustos 2011 ile 16 Eylül 2011 tarihleri arasında Anayasa Mahkemesi Başkanlığına teslim etmeleri gerekmektedir. Postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır.
Forma eklenecek belgeler şunlardır;
a) Sınava girecek olan adaylar başvuru ücretini; Akbank, T. Halk Bankası, T. Vakıflar Bankası, T.C. Ziraat Bankasının tüm şubeleri ve Akbank, T. Garanti Bankası, T. Halk Bankası, T. Vakıflar Bankası, T.C. Ziraat Bankasının internet bankacılığı aracılığıyla ÖSYM adına KDV dahil 50 TL yatırdıklarını gösteren banka dekontu,
b) Lisans ve varsa lisansüstü mezuniyet belgesinin onaylı örneği,
c) Yabancı üniversitelerden mezun olunması halinde denklik belgesi,
ç) Nüfus cüzdanının onaylı örneği,
d) İki adet vesikalık fotoğraf, (4.5x 6 cm.)
e) 2010 veya 2011 yılına ait KPSS sonuç belgesi,
f) Devlet memurluğuna engel bir sabıkasının bulunmadığına dair yazılı beyan,
g) Erkek adaylar için askerlikle ilişiği olmadığına dair yazılı beyan,
ğ) Sağlık açısından Devlet memurluğu görevini devamlı olarak yapmasına engel bir durumun bulunmadığına dair yazılı beyan.
Sınav sonuçlarının ilanından itibaren adayların üç ay içinde talep etmeleri halinde belgeleri iade edilecektir. Sınav ilanındaki başvuru koşullarını taşımadığı halde sınav ücretini yatıran adaylar ile başvurusu geçerli olup sınava girmeyen adayların sınav ücreti iade edilmeyecektir.
3- Adaylar, sınava girecekleri yer bilgisini gösteren giriş belgesini 24 Ekim 2011 günü saat 14.00’ten itibaren ÖSYM’nin http://ais.osym.gov.tr internet adresinden T.C. kimlik numarası ve aday şifresini girerek edineceklerdir. Adaylar şifrelerini, başvuru merkezlerine (Ortaöğretim Kurumu Müdürlükleri, ÖSYM Sınav Merkezi Yöneticilikleri ve ÖSYM Büroları) şahsen başvurarak ücreti karşılığı alacaklardır. Ayrıntılı bilgi ÖSYM’nin internet sayfasında bulunmaktadır. Sınava giriş belgesinin üzerinde adayın sınava gireceği merkez, bina, salon bilgileri ile adayın fotoğrafı bulunacaktır. Sınav için gerekli olan iki adet kurşunkalem, silgi, kalemtıraş, peçete ve şeker ÖSYM tarafından her bir aday için soru kitapçığı ile birlikte temin edilecektir. Tüm adaylar ÖSYM’nin internet sitesinde yayımlanan “Sınav Uygulamalarına İlişkin Güvenlik Tedbirleri”ne uymak zorundadır.
4- Yazılı sınav Ankara’da 30 Ekim 2011 Pazar günü 9.30’da ÖSYM tarafından test yöntemi ile yapılacaktır.
5- Sınavda adaylara, 100 sorudan oluşan Alan Bilgisi Testi uygulanacaktır.
Alan Bilgisi Testi: Anayasa Hukuku (%40), Usul Hukuku (%30) (Medeni Usul Hukuku, Ceza Usul Hukuku, İdari Usul Hukuku), İnsan Hakları Hukuku (%30) ile ilgili sorulardan oluşacaktır.
Değerlendirme doğru cevap sayısı üzerinden yapılacak, yanlış cevaplar dikkate alınmayacaktır. Sınav sonuçlarına, ÖSYM internet sitesinden yapılan duyuru tarihinden itibaren on gün içinde itiraz edilebilecektir.
100 tam puan üzerinden 70 ve daha fazla puan alanlar başarı sırasına konularak 45 adet kadro sayısının dört katı kadar aday adayı bu sınavda başarılı sayılarak mülakata çağrılacaktır. Son sıradaki aday adayı ile eşit puan alan aday adayları da mülakata girmeye hak kazanacaktır.
6- Mülakata katılmaya hak kazananlar ile mahkeme tarafından yapılacak mülakatın yeri ve zamanı Mahkemenin internet sitesinden ilan edilecektir.
7- Sınavlarla ilgili tereddüt edilen konular hakkında Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğinden bilgi alınabilecektir.
8- Aday adaylarının sınavın başlama saatinden 30 dakika önce sınav yerlerinde hazır bulunmaları, sınava gelirken yanlarında sınava giriş belgesi ile nüfus cüzdanı veya sürücü belgesi gibi fotoğraflı ve onaylı özel bir kimlik belgesini bulundurmaları gerekmektedir.

26 Mayıs 2011 Perşembe

HADİS-İ ŞERİFLER ... UYUMA VE UYANMA DUÂLARI

K Ü T Ü B - İ    S İ T T E
İKİNCİ BÂB: DUANIN KISIMLARI (İki kısımdır)
BİRİNCİ KISIM: SEBEBE VE VAKTE BAĞLI DUALAR (Yirmi fasıldır)
BEŞİNCİ FASIL: UYUMA VE UYANMA DUÂLARI
1. (1820)- Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) yatağına girdiği zaman şu duayı okurdu: "Bize yedirip içiren, ihtiyaçlarımızı görüp bizi barındıran Allah´a hamdolsun. İhtiyacını görecek, barınak verecek kimsesi olmayan niceleri var!"
[Müslim, Zikr 64, (2715); Tirmizî, Daavât 16, (3393); Ebû Dâvud, Edeb 107, (5053).

2. (1821)- Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.v.) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn´i ve Kul hüvallahu ahad´i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi".
[Buhârî Fedâilu´l-Kur´ân 14, Tıbb, 39, Daavât 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2, 942); Tirmizî, Daavât 21, (3399); Ebû Dâvud, Tıbb 19, (3902).]

AÇIKLAMA:Hz. Peygamber (s.a.v.)´in Kur´ân-ı Kerim´i hastalığı sırasında şifa için okuduğu, mevsuk rivayetlerde gelmiştir. Esasen Kur´ân´ın mü´minler için maddî ve mânevî şifa olduğu âyet-i kerimede belirtilmiştir:
"Kur´ân´dan, iman edenlere rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz, O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır" (İsra 82).
Keza: "Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, mü´minlere doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir" (Yunus 57).
3. (1822)-  Hz. Huzeyfe İbnu´l-Yemân (r.a.) anlatıyor:
"Resûlullah (s.a.v.) yatağını görünce şu duayı okurdu: "Allahım! Senin adınla hayat bulur, senin adınla ölürüm". Sabah olunca da şu duayı okurdu: "Bize öldürdükten sonra tekrar hayat veren Allah´a hamdolsun!. Zaten dönüşümüz de O´nadır".
[Buhârî, Daavat 7, 8, 16, Tevhid 13; Tirmizî, Daavât 29, (3413); Ebû Dâvud, Edeb 177, (5049).]
AÇIKLAMA:Hadiste, uyku ölüme benzetilmektedir. Bu durumu, şârihler farklı yorumlara tâbi tutmuşlardır. Ebû İshâk ez-Zeccâc şunu söyler: "Uyku sırasında insandan ayrılan nefs, temyize mahsus olan nefstir. Ölüm sırasında bedenden ayrılan nefs ise hayata mahsus olan nefstir, bunun ayrılmasıyla teneffüs de ortadan kalkar". Nihâye´ye göre uyku, "ölüm" diye isimlendirilmiştir, zîra onunla birlikte akıl ve hareket ortadan kalkmaktadır, ölüde de bu iki vasıf olmadığı için arada bir benzetme (teşbih) kurulmuş olmaktadır. Tîbî´ye göre burada, ölüm´den muradın sükûn olması da muhtemeldir. Zîra Araplar mesela, مَاتَتِ الرِّيحُ "rüzgar öldü" diyerek rüzgârın kesilip sükunete erdiğini ifade ederler. Şu halde uyuyana ölüm ıtlak edilmesi de böyledir. Onun hareketinin sükunete ermiş olmasını kasdetmek mânasında bir teşbihtir. Nitekim âyet-i kerimede: "Size geceyi, sükuna eresiniz diye karanlık; ve gündüzü, çalışasınız diye aydınlık yaratan O´dur" (Yunus, 67). Tîbî ilaveten demiştir ki: "Bazan fakirlik, zillet, dilencilik, ihtiyarlık, masiyet ve cehalet gibi fena ve zor durumlar için de ölüm istiaresine başvurulmuştur".

Kurtubî, el-Müfhim´de der ki: "Ruhun bedenle olan alakasının kesilmesi işinde ölüm ve uyku birleşirler. Bu, ya zahiren olur ki, uyku böyledir ve bu sebeple de: "Uyku ölümün kardeşidir" denmiştir, ya da bâtınen olur ki ölüm böyledir. Öyle ise, uykuya ölüm ıtlak edilmesi mecazdır, ruhun bedenle ilgisinin kesilmesinde müşterek oldukları için değildir".

Tîbî der ki: "Uykuya ölüm denmesinin hikmetine gelince: İnsanın hayattan istifadesi, Allah´ın rızasını aramak, O´na ibadet etmek, gazabından, ikabından içtinab etmek gayeleriyle gayret sarfetmekle olur. Öte yandan uyuyan kimse bu istifadeden mahrum kalmakta, dolayısıyla ölü hükmüne geçmektedir. Öyleyse uyanan kimse, uyku manisinin ortadan kalkmasıyla önüne açılan Allah´ın rızasını kazanma nimetine hamdetmektedir".

4. (1823)- Hz. Berâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku: "Allahım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim, sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvârım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiğin Kitab´a, gönderdiğin Peygamber (s.a.v.)´e iman ettim".
     "Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun".

[Buhârî, Daavât 7,9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (2710); Tirmizî, Daavât 76, (3391); Ebû Dâvud, Edeb 107, (5046, 5047, 5048).]
     Tirmizî´nin bir rivayetinde şöyle denmiştir: "Resûlullah (s.a.v.), uyumak isteyince sağ yanı üzerine dayanır ve şöyle dua ederdi: "Allahım! Kullarını topladığın -veya yeniden dirilttiğin- gün, beni azâbından koru".

5. (1824)- Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.v.) geceleyin uyanınca şu duayı okurdu: "Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim, Senden başka ilah yoktur. Günahım için affını dilerim, rahmetini taleb ederim. Allah'ım ilmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lutfet. Sen lutfedenlerin en cömerdisin".
[Ebû Dâvud, Edeb 108, (5061).]

6. (1825)- Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) yatacağı sırada şu duayı okurdu:
"Allah'ım, kerim olan Zât´ın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, alınlarından tutmuş olduğun hayvanların şerrinden sana sığınırım. Allahım sen borcu giderir günahı kaldırırsın. Allah'ım senin ordun mağlub edilemez, va´dine muhalefet edilemez. Servet sahibine serveti fayda etmez, servet sendendir. Allah'ım seni hamdinle tesbih ederim".

[Ebû Dâvud, Ebed 107, (5052).]
AÇIKLAMA1- Hadiste geçen vech kelimesini Zât olarak tercüme ettik, zîra vech (yüz) Arapça´da birçok durumlarda zat´ı ifade eder. Nitekim كُلُّ شَىْءِ هَلِكٌ إَِّوَجْهَهُ  âyetinde vech´ten murad

Zât-ı İlahî´dir ve meâli şöyledir: "Allah´tan başka herşey yok olacaktır" (Ankebût 88).

2-
Eksiği olmayan kelimeler diye tercüme ettiğimiz كَلِمَاتُكَ التَّامَّةُ tâbiri ile Allah´ın isim ve sıfatları veya Kur´an-ı Kerim kastedilmiş olmalıdır.

3- Borç diye tercüme edilen mağrem ile günahlar mukabili hasıl olan (Allah´a ve insanlara karşı çeşitli) borçların kastedilebileceğine de dikkat çekilmiştir.

4- Yatağa girerken hayvandan istiâze, zararlı ve zehirli hayvanlara karşı bir korunma talebidir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) yatağa girmiş olması muhtemel olan zararlılara karşı, yatmazdan önce, yatağın izar yardımı ile çırpılmasını tavsiye eder ve: "Bilemezsiniz, yatağa sizden sonra ne girdi (toz, toprak, böcübörtü, haşerat vs.)" buyurur.

Perçemlerinden tutulmuş olması, bütün zararlıların Allah´ın tasarrufunda, idaresi altında olduğunu beyan eder.

Hadiste geçen اَلْجَدُّ gına yani zenginlik ve servet olarak anlaşılmıştır. Mâna: "Servet sahibine, onun zenginliği sana karşı hiç fayda etmez, azabını, belasını servetiyle defedemez. Nasıl etsin ki, serveti veren zâten sensin" demektir.

7. (1826)- Büreyde (r.a.) anlatıyor: "Bir gün, Hâlid İbnu Velîd el-Mahzumî (r.a.):
"Ey Allah´ın Resûlü, bu gece hiç uyuyamadım" diye Hz. Peygamber (s.a.v.)´e yakındı.
Resûlullah (s.a.v.) ona şu tavsiyede bulundu: "Yatağına girdinmi şu duayı oku: "Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlûkâtının şerrine karşı, bana himâyekâr ol! Ol ki hiç birisi, üzerime âni çullanmasın, saldırmasın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilâh da yoktur, ilâh olarak sâdece sen varsın".

[Tirmizî, Daavât 96, (3518).]
8. (1827)- İmam Mâlik´ten rivayete göre, ona şu haber ulaşmıştır:
Hâlid İbnu´l-Velîd (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)´e:
"Ben uykuda iken korkutuluyorum. (Ne yapmamı tavsiye buyurursunuz )" diye sordu. Ona şu tavsiyede bulundu:
"Allah´ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile O´nun gadabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve (beni kötülüğe atan) beraberliklerinden Allah´a sığınırım! de!".

[Muvatta, Şi´r 9, (2, 950).]

23 Mayıs 2011 Pazartesi

İSLAM İLMİHALİ ... ALTINCI BÖLÜM: NAMAZ - 2. NAMAZIN MAHİYETİ ve ÖNEMİ


İ S L Â M   İ L M İ H A L İ
Altıncı Bölüm: Namaz
II. NAMAZIN MAHİYETİ ve ÖNEMİ
     Kur'an'da bizim Peygamberimiz'den önceki peygamberlerin namaz kılmakla emrolundukları değişik vesilelerle belirtilmektedir (bk. el-Bakara 2/83; Yûnus 10/87; Hûd 11/87; İbrâhim 14/37, 40; Meryem 19/30-31, 54-55; Tâhâ 20/14; el-Enbiyâ 21/72-73; Lokmân 31/17). Bundan anlaşıldığına göre namaz ibadeti sadece Muhammed (sav.) ümmetine has olmayıp önceki dinlerde de bulunmaktaydı.
     Siyer kitaplarındaki mevcut bilgilere göre, ilk vahyin sonrasında Hz. Peygamber'e risâlet yüküne dayanmasını, sabretmesini öneren âyetler gelmiş ve bunu izleyen fetret döneminden sonra namaz farz kılınmıştır. Namazın daha önceki dinlerde de emredilmiş olduğu hatırlanınca, namazın güçlüklere direnç göstermede bir fonksiyonu bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bir âyette "Ey inananlar sabır ve namaz (salât) ile yardım isteyin" (el-Bakara 2/153) buyurulmaktadır. Namaz farz kılınınca Cibrîl, Hz. Peygamber'e gelerek onu vadi tarafına götürmüş, orada fışkıran su ile önce Cibrîl sonra Hz. Peygamber abdest almış ve beraberce iki rek`at namaz kılmışlardır. Hz. Peygamber mutlu bir biçimde eve gelmiş, eşi Hatice'nin elinden tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde Hatice ile birlikte abdest alıp iki rek`at namaz kılmışlardır. Kimi bilginlere göre İsrâ sûresindeki "Namazda yüksek sesle okuma" (el-İsrâ 17/110) âyeti, bu gizli namaz dönemiyle ilgilidir.
     İslâm'ın başlangıç yıllarında namaz, sabah ve akşamleyin kılınan ikişer rek`attan ibaret iken, yaygın kabul gören görüşe göre, Mi`rac olayından sonra beş vakit namaz farz kılınmıştır. "Kendi nefsinde bir yakarış ve ürperiş içinde ve pek yüksek olmayan bir sözle sabah ve akşam Rabbini an; gafillerden olma" (el-A`râf 7/205) âyeti namazın başlangıçtaki durumuyla ilişkili görülmektedir. Yine yaygın kabule göre, Cibrîl'in Hz. Peygamber'e Kâbe'de, namazın vakitlerini göstermek üzere imamlık etmesi Mi`rac olayının ertesi günü olmuştur.
     Her din, yaratıcı kudret karşısında boyun eğmek ve kutsal ile bağlantı kurmak temeli üzerine kurulur ve her dinde bunu sağlamak üzere öngörülen merasimler bulunur. İslâm dininde yüce yaratıcı Allah'a yaklaşmanın yolu, ona yükselmenin basamağı ve bu bakımdan en parlak ve önemli ibadet, namaz ibadetidir. Bu özelliğinden dolayı namaz diğer bütün ibadetlerin özü ve özeti sayılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadislerinde "Namaz dinin direğidir" (Tirmizî, "Îman", 8; Müsned, V, 231, 237; Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I, 31-32) buyurmuş, secdeyi de kulun Allah'a en yakın olduğu hal olarak nitelendirmiştir (Müslim, "Salât", 215; Nesâî, "Mevâkýt", 35).
     Kelime-i şehâdetten sonra İslâm'ın en önemli rüknü olan namaz, günde beş ayrı zaman diliminde olmak üzere kadın ve erkek her müslüman için bir görevdir. Esasen namaz ibadetinin hiçbir amaç ve hikmeti olmasa bile, diğer ibadetlerde olduğu gibi, namaz ibadetini sırf inanılan dinin bir gereği, yüce yaratıcının bir emri olduğu için, hiç değilse bunun için yerine getirmelidir.
     İbadetler, akla aykırı olmamakla birlikte, yapı ve muhtevaları itibariyle akıl yoluyla kavranabilir, açıklanabilir konular dışında yer alırlar. Fakat namazın, salt emredilmiş şekillerden ibaret anlamsız bir şey olmayıp amaç ve hikmetlerinin bulunduğuna işaret eden âyet ve hadisler bulunmaktadır. Bir kere, namaz diye tercüme ettiğimiz salât kelimesi, Arapça'da "dua etmek, övmek, tâzim etmek" gibi anlamlara gelmektedir. İlgili âyet ve hadislere göre namazın farz kılınmasındaki hikmetlerden biri de, namaz kılan kimsenin Cenâb-ı Allah'ın kudret ve kuvvetini, azabını, rahmetini, hayal ve hâfızasına nakşederek nefsini tehzip etmesi ve bu suretle kendisini her türlü fenalıklardan, hatalardan, suçlardan alıkoymasıdır. Allah düşüncesi ve kalbi Allah'a bağlama, insanı her türlü fenalıktan alıkoyar. Namaz da Allah'ı sürekli hatırlamanın en büyük vesilesidir. Nitekim âyette "Beni hatırlamak/anmak için namaz kıl" (Tâhâ 20/14) buyurulmaktadır. Namaz emrini, Allah Teâlâ'nın yeryüzüne melek aracılığıyla göndermeyip Mi`rac gecesi Hz. Peygamber'in huzuruna çıktığında ona tebliğ etmesi de (Buhârî, "Salât", 1; Müslim, "Îmân", 263), bu ibadetin müslümanın dinî ve ruhanî hayatı açısından önem ve anlamını göstermektedir. Bu sebeple de dinî literatürde namaz ibadetinin bu yönünü, namazın kulun Allah'a ulaşması, kavuşması yolunda önemli bir araç olduğunu anlatmak için "Namaz müminin mi`racıdır" denilmiş, ümmetin namazla ilgili ortak bilinç ve değerlendirmesi âdeta bu cümleyle özetlenmiştir.
     Namaz belli eylemler ve özel rükünler ile yüce Allah'a kulluk etmektir. Namazın dış görünüşü birtakım şekiller ve zikirden ibaret ise de, içerisi ve gerçek mahiyeti, yüce yaratıcıya münâcât etmek, O'nunla konuşmak, O'na yakınlaşmak ve O'nu müşahede etmektir. Bu özelliğinden dolayı, yani yüce yaratıcı ile teklifsiz, aracısız buluşma ve konuşma anlamına gelişinden dolayı, namaz ilâhî bir lutuf olarak kabul edilmiştir.
     Namazı terketmek, kılmamak büyük günahtır. Peygamberimiz, kıyamet gününde hesabı sorulacak ilk amelin namaz olacağını bildirmiştir (Tirmizî, "Salât", 188). Namaz kılmak, Müslümanlığın dışa yansıyan temel göstergelerinden biri sayıldığı için İslâm bilginleri farziyetini inkâr etmeksizin namazı terkeden kimse için, mevcut bazı rivayetleri de kendi anlayışlarına göre değerlendirerek, bazı müeyyideler öngörmüşlerdir. Gayet tabiidir ki namaz ve diğer ibadetler Allah rızâsı için ve içten gelerek yapıldığında anlamını ve amacını gerçekleştirmiş olur. Bunun dışında birtakım zorlamalarla veya gösteriş için kılınan namazların bir değeri olmadığına göre, namazı terkedenler için fakihlerin kendi zamanlarına göre öngördükleri müeyyideleri kamu düzeni ve genel ahlâk ilkesi açısından değerlendirmek gerekir. Esasen bu müeyyidelerin dayandırıldığı hadislerin büyük çoğunluğu, namazın terkedilmesinin müeyyidesini değil, İslâm dininde namaz ibadetinin önemini gösterme amacına yönelik bulunmaktadır. Kimsenin kimseyi zorla müslüman etme hak ve yetkisi bulunmadığına göre, bu dine mensup olanlar kendi özgür iradeleriyle bu dini seçmiş olacaklar ve bu dinde oldukça önemli bir yeri bulunan namaz ibadetinden haberdar olacak ve bunu zevkle yerine getireceklerdir.
     Namaz insanın maddî ve mânevî temizliğinin vasıtası olmaktadır. Çünkü namaz kılmak için gerekiyorsa gusül abdesti almak, normal durumlarda abdest almak suretiyle bir nevi vücut temizliği yapılmış olduğu gibi, ayrıca elbisenin ve namaz kılınacak yerin de temizlenmesi gerektiği için bir üst baş temizliği yapılmış olur. Daha da önemlisi namaz günahlardan arınmanın da bir yoludur. Namaz esas itibariyle insanı günah işlemekten alıkoyar, günahtan uzaklaştırır. Nitekim bir âyette "Sana vahyedilen kitabı oku ve namaz kıl; çünkü namaz çirkin ve kötü işlerden alıkor. Allah'ı zikretmek en büyük şeydir. Allah yapıp ettiklerinizi bilir" (el-Ankebût 29/45) buyurulmaktadır.
     Ayrıca namaz, işlenmiş hata ve günah kirlerinin giderilmesini de sağlar. Peygamberimiz günde beş vakit namazı, bir insanın kapısının önünden akıp giden bir ırmağa, namaz kılmayı da bu ırmakta her gün beş kere yıkanmaya benzetmiş ve şöyle demiştir: "Ne dersiniz, birinizin kapısının önünden bir ırmak geçse ve o kimse orada günde beş kere yıkansa bedeninde hiç kir kalır mı?" Sahâbîler, "Kalmaz, ey Tanrı elçisi" deyince Peygamberimiz "İşte beş vakit namaz buna benzer. Allah namaz sayesinde günahları siler" demiştir (Buhârî, "Mevâkýt", 6; Müslim, "Mesâcid", 282).
     Aşağıda namazın biçimsel olarak sahih olmasının şartları üzerinde durulacaktır. Fakat asla hatırdan çıkarmamak gerekir ki, sayılacak olan şartlar, namazın sadece dış görünüşünü sağlam yapmaya yeterli olacağı gibi, namazın sayılacak olan sünnetleri ve âdâbı da onun dış görünüşünün süslenmesini ve güzel görünmesini sağlamaya yeterli olacaktır. Fakat bu şartları yerine getirmek, namazı ikame etmek, ayakta tutmak sayılmaz. Namazın özü, kalbin huşû ve huzur içinde olmasıdır. Kalbin huzur ve huşûu yoksa kılınan namaz, bir heykeltraşın özene bezene ve tüm sanatkarlığını ortaya koyarak yaptığı bir insan heykelinden farklı olmayacaktır. Allah bu noktayı şöyle belirtmektedir: "Beni anmak için namaz kıl" (Tâhâ 20/14). Bu âyetle namaz Allah'ı anmanın bir yolu olarak önerildiği gibi, aynı zamanda namazın Allah'ı anmaktan ibaret olduğu da vurgulanmaktadır. Çünkü Allah'ı anmak için namaza duran kişi, namaz boyunca Rabbin huzurunda durduğundan gaflet ederek namaza hakkını vermemiş ise nasıl Allah'ı anmış sayılabilir? Devlet başkanıyla görüşmek, ondan bir şeyler talep etmek isteyen kişi, bu imkânı bulup onun huzuruna çıktığında onunla görüşmek yerine, orada bulunan eşya ile ilgilense veya yanında getirdiği kitabı okusa veya bir şarkının veya şiirin sözlerini mırıldansa, o devlet başkanının muhtemel tepkisini bir tarafa bırakalım, buna görüşme denir mi, gelen kişi arzusunu iletmiş olur mu? Bu basit örneğin de gösterdiği gibi namaza duran kişi, Allah'ın huzurunda olduğunu bilmeli, bunu hissetmelidir. "Ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" (en-Nisâ 4/43) ifadesi ne dediğinden haberi olmayan sarhoş kimselere yönelik olmakla birlikte namazda tam bir şuur ve huşûun gerektiğini de anlatmaktadır. Yine Kur'an'da, namaz kılarken gaflet ve ciddiyetsizlik içinde olanlar ağır bir üslûpla zemmedilir (el-Mâûn 107/4-5). Allah insanların kalıplarına değil kalplerine bakar.
     Fakihler, zahire göre hüküm verdikleri ve görünür şartların düzgün şekilde yerine getirilmesiyle ilgilendikleri için namazın şartlarından bahsederken namazda huşû ve huzuru, namazın olmazsa olmaz şartları arasında saymamışlar, sadece bu yönde öneri ve uyarıda bulunmakla yetinmişlerdir. Çünkü ihlâs, kalp huzuru ve huşû, kalbin ameli olup gizli, bâtınî bir durumdur. Namazın bâtınî derunî şart ve gayelerinin gerçekleşmesi mükellefin kendi seviyesiyle, gayret ve hassasiyetiyle ve biraz da ortamla alâkalı sübjektif bir hal olduğundan bu konuda herkes için ortalama bir çizgiden söz etmek ve buna namazın şartları arasında yer vermek doğru olmaz. Namazda sözü edilen iç huzuru ve kalbî bağlılığı yakalamak, ruhun maddî âlemden Allah'ın huzuruna yükselişini hissetmek herkes için kolay olmadığı gibi arzu etmekle elde edilebilen bir sonuç da değildir. Böyle bir mükellefiyet, insana gücünün üzerinde bir yük yüklemek anlamına gelir. Fakihlerin, zâhirî şartların yerine getirilmesiyle mükellefin uhdesinden namaz borcunun düşeceğini ve bunun dünyevî hükümler bakımından yeterli olacağını söylemeleri bu sebepledir. Kılınan namazın kabul olunup olunmaması, âhirette fayda verip vermeyeceği fıkhın konusu değildir. Ayrıca fakihler fetva verirken, insanların kusur ve eksikliklerini de dikkate almışlar, mükellefiyet şartlarını ideal değil ortalama ölçülerde tutmaya çalışmışlardır. Bu gerekçe ve mülâhazalar sebebiyledir ki, namazın ruhu olan kalp huzuru namazın tamamında şart koşulmamış, namaza başlarken yapılan niyetteki ihlâs ve yöneliş yeterli görülmüştür.


22 Mayıs 2011 Pazar

TAPU VE KADASTRO GENEL MÜDÜRLÜĞÜ'NE 227 PERSONEL ALINACAK


BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANLIĞI
TAPU VE KADASTRO GENEL MÜDÜRLÜĞÜ'NE
MERKEZ VE TAŞRA TEŞKİLATINA
SÖZLEŞMELİ PERSONEL ALINACAKTIR.

     Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Merkez, Taşra Birimlerinde çalıştırılmak üzere ekli listede bölgesi, ili, unvanı, adedi belirtilen Sözleşmeli Personel Pozisyonlarına 06.06.1978 tarih ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan "Sözleşmeli Personel Çalıştırılmasına İlişkin Esaslar" ın Ek Madde 2/b ve c bentlerine göre KPSS (B) grubu puan sıralaması esas alınmak suretiyle başarı sırası ve yazılı sınav sonucuna göre sözleşmeli personel alınacaktır.

     ÜNVANLAR VE ADAYLARDA ARANAN NİTELİKLER:
     A) GENEL ŞARTLAR
1. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun 48. maddesinin (A) fıkracının 4, 5, 6 ve 7 nci bentlerinde belirtilen koşulları taşımak.
2. Lisans mezunları için 2010 yılı KPSSP3 (B) puan türü, Onlisans mezunları için 2010 yılı KPSSP93 (B) puan türü ve Anadolu Tapu ve Kadastro Meslek Lisesi mezunları için 2010 yılı KPSSP94 (B) puan türünden 60 ve üzeri puan almış olmak.
3. Başvuracak adayların durumunun; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4/8 maddesinin "Bu şekilde istihdam edilenler, hizmet sözleşmesi esaslarına aykırı hareket etmesi nedeniyle kurumlarınca sözleşmelerinin feshedilmesi veya sözleşme dönemi içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen istisnalar hariç sözleşmeyi tek taraflı feshetmeleri halinde, fesih tarihinden itibaren bir yıl geçmedikçe kurumların sözleşmeli personel pozisyonlarında istihdam edilemezler." hükmüne uygun olması.

     B) ÖZEL ŞARTLAR:
1-Mühendis (Harita) (Taşra):
a) Üniversitelerin Harita ve Kadastro Mühendisliği veya Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği bölümlerinden mezun olmak.
b) Şantiye şartlarında çalışmayı ve çalışma süresince şantiyede ikamet etmeyi kabul etmek, bu şartlarda çalışmaya engel hali bulunmamak.
2-Mühendis (Bilgisayar) (Merkez):
a) Üniversitelerin Bilgisayar Mühendisliği bölümlerinden mezun olmak.
3-Mimar (Merkez):
a) Üniversitelerin Mimarlık bölümlerinden mezun olmak.
4-Kadastro Teknisyeni (Taşra):
a) Meslek Yüksekokullarının Harita-Kadastro bölümü mezunu olmak veya Anadolu Tapu ve Kadastro Meslek Lisesi mezunu olmak.
b) Şantiye şartlarında çalışmayı ve çalışma süresince şantiyede ikamet etmeyi kabul etmek, bu şartlarda çalışmaya engel hali bulunmamak.
5- Uzman (Taşra):
a) Üniversitelerin Hukuk, İşletme, İktisat, Uluslararası İlişkiler ve Kamu Yönetimi Bölümlerinden Lisans mezunu olmak veya Tapu ve Kadastro Meslek Yüksekokulu mezunu olmak.
6) Büro Personeli (Merkez ve Taşra):
a) Üniversitelerin Hukuk, İşletme, İktisat, Uluslararası İlişkiler ve Kamu Yönetimi Bölümlerinden Lisans mezunu olmak veya Tapu ve Kadastro Meslek Yüksekokulu mezunu olmak.
7-Tapu Arşiv Uzmanı (Merkez ve Taşra):
a) Yüksek okulların kütüphanecilik veya arşiv ile ilgili bölümlerinden mezun olmak veya programında Osmanlı Paleografyası derslerine yer veren Yüksekokul mezunu olmak (Atanmaya hak kazanan adaylardan Osmanlı Paleografyası dersi gördüğünü göslerir Transkript istenecektir).
8- Arşiv Uzmanı (Merkez):
a) Programında Osmanlı Paleografyası derslerine yer veren 4 yıllık yüksekokul mezunu olmak (Atanmaya hak kazanan adaylardan Osmanlı Paleografyası dersi gördüğünü gösterir Transkript istenecektir).
9- Programcı (Merkez ve Taşra):
a) Üniversitelerin Elektrik, Elektronik, Elektrik ve Elektronik, Elektronik Haberleşme, Bilgisayar, Matematik, İstatistik ve Fizik Bölüm / Mühendislikleri mezunu veya Fakülte veya Meslek Yüksek Okullarının Bilgisayar Programcılığı Bölümleri mezunu olmak.
b) Yüksek öğrenimi sırasında, bilgisayar alanında ders aldığına ilişkin belge veya Milli Eğitim Bakanlığı onaylı Bilgisayar Kurslannı bitirdiğine ilişkin sertifika sahibi olmak (Sınavı kazanan adaylardan İstenecektir).
c) Katılmış olmak ve en az (O) düzeyinde İngilizce bilgisine sahip olduğunu belgelemek. Yabancı dil sınavı sonuçları 5 yıl süre ile geçerlidir.
Ancak:
- Yurtiçi veya yurtdışında İngilizce dili ile öğretim yapan fakülte, yüksekokul ve bilgisayar programcılığı alanında meslek yüksekokulu mezunu olanlar.
- Yurt içinde lisans düzeyinde öğrenim gördükten sonra ana dili İngilizce olan yabancı ülkelerde İngilizce dilinde mastır veya doktora eğitimi yapanlar,
• İngilizce dilinde "Test of English as a Foreign Language" (TOFEL) sınavından en az 173 (veya geçerlilik süresi dolmamış eski dengi) veya "International English Language Testing System" (IELTS) sınavından en az 6 puan alanlann İngilizce dil düzeyleri (D) düzeyi kabul edilir.

     C) BAŞVURU SEKLİ VE SURESİ :
     Başvurular Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüklerinden herhangi birine yalnız bir unvan için, 27/05/2011 tarihi mesai bitimine kadar şahsen yapılacaktır (Posta ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir).
     Birden fazla Bölge Müdürlüğüne ve/veya birden fazla unvan için başvuru yapıldığı takdirde başvuruların tamamı geçersiz sayılacak bu durumdaki aday atanmış olsa dahi ataması iptal edilecektir.
     Değerlendirme ve atamalar Genel Müdürlükçe yapılacağından, adaylar 22 bölge Müdürlüğünden herhangi birine başvuru yapabilecektir.

     Başvuru Yapılabilecek Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlükleri :
     Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Konya, Antalya, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon, Samsun, Kayseri, Hatay, Gaziantep, Edırne, Van, Elazığ, Eskişehir, Denizli, Kastamonu, Sivas, Şanlıurfa, Yozgat (Bölge Müdürlükleri adres ve iletişim bilgileri adresinde mevcuttur)

     D) BAŞVURU SIRASINDA İSTENEN BELGELER :
a) Başvuru Talep Formu (Bölge Müdürlüklerimizden ve http://www.tkgm.gov.tr/ adresinden temin edilebilir).
b) Diploma veya mezuniyet belge fotokopisi,
c) Nüfus Cüzdanı fotokopisi.
d) KPSS sonuç belgesi fotokopisi.
e) KPDS sonuç belgesi fotokopisi (Programa unvanına başvuranlar için).

     E) BAŞVURULARIN DEĞERLENDİRİLMESİ VE ATAMA :
a) Sınava Tabi Olmayan Unvanlar da;
1. Bölge Müdürlüklerine yapılan başvuruların tamamı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü merkezinde toplanacak olup, değerlendirmeler ve atamalar Genel Müdürlükçe yapılacaktır. Başvuru bitimi tarihinden itibaren Mühendis (Harita), Mühendis(Bilgisayar), Mimar, Uzman, Kadastro Teknisyeni, Büro Personeli unvanları için başvuru yapan adayın, KPSS (B) grubu puanı esas alınarak, her unvan için ayrı ayrı, en yüksek puan alan adaylardan başlanarak sıraya konulmak kaydıyla puan sıralamasına göre ilan edilen boş kadro sayısı kadar aday atanmaya hak kazanacaktır. Başarı puan sıralaması sonucunda puanların eşit olması halinde; doğum tarihi önce olan adaya, bununda eşit olması halinde diploma notu yüksek olan adaya öncelik tanınacaktır.
2. Atamalar; Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce KPSS (B) puan sıralaması esasına göre en yüksek puan almış adaydan başlamak kaydıyla sıralanarak, adayların görev yapmak istedikleri il tercih ettirilmek suretiyle yapılacaktır.
3. Atanmaya hak kazananlann listesi Genel Müdürlüğümüzün web sitesinde http://www.tkgm.gov.tr  ilan edilecektir.
b) Sınava Tabi Unvanlar da;
1. Tapu Arşiv Uzmanı, Arşiv Uzmanı ve Programcı unvanlarına başvuru yapan adaylardan KPSS (B) grubu puanlarının en yüksek puandan başlayarak sıraya konulmak kaydıyla her unvan için boş bulunan sözleşmeli personel pozisyonunun üç (3) katı kadar aday yazılı sınavına çağnlmak üzere belirlenecektir. Eşit puan almış olmaları nedeniyle son sıradaki aday sayısının birden (azla olması halinde, bu adayların tümü yazılı sınava çağrılacaktır.
2. Yazılı sınava katılmaya hak kazanan adaylar ile yazılı sınav tarihi ve yeri. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü web sitesinde http://www.tkgm.gov.tr  ayrıca ilan edilecektir.
3. Yazılı sınavda adaylara atanacaktarı unvanla ilgili mesleki bilgilerini ölçmeye yönelik sorular sorulacaktır.
4. Yazılı sınavdan 100 tam puan üzerinden 60 puan alan adaylar başanlı sayılacaktır.
5. Yazılı sınavda başanlı olan adaylann, yazılı sınav sonucunun %50 'si ile KPSS puanının %50 "si toplanarak her aday için "Başarı Puanı" belirlenecek olup; adaylar Başarı Puan sıralaması esas alınarak, en yüksek puan alan adaydan başlanarak sıraya konulmak kaydıyla, ilan edilen boş kadro sayısı kadar aday atanmaya hak kazanacaktır. Başarı puan sıralaması sonucunda puanların eşit olması halinde: doğum tarihi önce olan adaya, bununda eşit olması halinde diploma notu yüksek olan adaya öncelik tanınacaktır.
6. Atamalar; Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce "Başarı Puanı" sıralaması esasına göre, en yüksek puan almış adaydan başlamak kaydıyla sıralanarak, adayların görev yapmak istedikleri il tercih ettirilmek suretiyle yapılacaktır.
c) Genel Hükümler:
1. Atanmaya hak kazananların, tercih işlemlerinin yapılacağı tarih ve yer Genel Müdürlüğümüzün web sitesinde http://www.tkgm.gov.tr de ilan edilecektir.
2. Atanmaya hak kazanıp süresi içerisinde başvurmayanlar ile ataması yapılamayan veya iptal edilen adaylann yerine diğer adaylardan puan sıralamasına göre atama yapılacaktır.
3. 657 sayılı Devlet Memurlan Kanununun 4/B maddesinin "Bu şekilde istihdam edilenler, hizmet sözleşmesi esaslarına aykırı hareket etmesi nedeniyle kurumlarınca sözleşmelerinin feshedilmesi veya sözleşme dönemi içerisinde Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen istisnalar hariç sözleşmeyi tek taraflı feshetmeleri halinde, fesih tarihinden itibaren bir yıl geçmedikçe kurumların sözleşmeli personel pozisyonlannda istihdam edilemezler." hükmü gereğince; hükme aykırı durumu tespit edilenlerin atamaları iptal edilecektir.
4. Güvenlik soruşturması olumsuz neticelenen ve/veya başvuru ve işlemleri sırasında gerçeğe aykırı beyanda bulunduğu veya eksik evrak verdiği sonradan tespit edilen adayların müracaattarı kabul edilmeyecek, atamaları yapılmış olsa dahi iptal edilecektir. Bu durumdaki adaylar hakkında genel hükümlere göre yasal işlem yapılacaktır.

F) TEBLİGAT :
Sözleşmeli Personel alımı ile ilgili tüm duyuru, ilanlar ve bilgilendirmeler Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü web sitesinde http://www.tkgm.gov.tr   de yayımlanacaktır. Yayımlanacak bu duyuru, ilan ve bilgilendirmeler tebligat mahiyetinde olacağından, adaylara ayrıca bir tebligat yapılmayacaktır.

G) ATANMAYA HAK KAZANANLARDAN İSTENİLECEK BELGELER :
1-Sağlık Kurulu Raporu (Tam Teşekküllü Devlet Hastanesinden alınmış ve yeni tarihli) (Mühendis ve Kadastro Teknisyeni pozisyonuna ataması yapılan adayların alacakları Sağlık Kurulu Raporlarında. "Arazi ve Şantiye Şartlannda çalışabilir* ibaresi bulunacaktır).
2-Öğrenım Belgesinin Aslı veya Noter Tasdikli Sureti.
3-Askerlik Durum Belgesi.
4-6 adet fotoğraf. (Yeni çekilmiş)
5-Sabıka Kaydı. (Cumhuriyet Savcılığından yeni tarihli)
6-Nüfus cüzdanının noter tasdikli sureti.
7-Mal Bildirimi Formu. (http://www.tkgm.gov.tr   adresinden temin edilecektir)
8-Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırma Formu (2 suret) (http://www.tkgm.gov.tr  adresinden temin edilecektir).
9-Personel Tanıtım Formu (http://www.tkgm.gov.tr   adresinden temin edilecektir).
10-Kamu Görevlileri Etik Sözleşmesi (http://www.tkgm.gov.tr  adresinden temin edilecektir).
ATANACAK SÖZLEŞMELİ PERSONEL BOŞ POZİSYONLARIN İL BAZINDA DAĞILIMI

11 Mayıs 2011 Çarşamba

İŞ İLANLARI - İZMİR

İZMİR ve BÖLGESİNDEN İŞ İLANLARI
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
Kemalpaşa'da büyükbaş besi çiftliğimizde
ailesiyle birlikte çalışacak eleman aranıyor.
İletişim Tlf: 0537 446 48 01
Karşıyaka ve Bornova bölgesinde oturan mobilyacılar
Maaş + SGK + Yemek
İletişim Tlf: 0532 201 10 16
Fatih Medreseleri'nin
Denizli, Antalya, Muğla, Burdur ve Isparta şubelerinde vazife yapmak üzere
Hafızlık ve Kur'an-ı Kerim eğitimi verebilecek
Hoca arkadaşlara büyük fırsat
İletişim Tlf: 0532 582 52 41
Muğla'da çalışacak oto elektrik klima usta ve kalfalar
İletişim Tlf: 0532 266 77 19
Netsisde deneyimli bay muhasebe elemanı
İletişim Tlf: 0232 228 03 13
SETRMS Bayan Giyim Mağazamıza satış elemanları ve
Tecrübeli Önmuhasebe Personelleri alınacaktır (20-35 yaş)
Fevzipaşa Blv.No:49/C Çankaya
ilgilenenler CV. göndersinler: izmir@setrms.com.tr
İletişim Tlf:  0506 835 66 35
MTK'daki şirketimize
yemek, temizlik işlerinde çalışacak bayan
İletişim Tlf: 0.232.431 09 69
Pınarbaşı'nda Plastik ambalaj üretiminde
vardiyalı çalışacak meslek lisesi mezunu
bay eleman alınacaktır.
İletişim Tlf: 0232 478 62 59
Tercihen Gaziemirde oturan çocuk bakıcısı aranıyor
İletişim Tlf: 0530 976 60 54

Kaman'da çalışacak Ziraat Mühendisi aranıyor.
İletişim Tlf: 0536 737 32 08
Karabağlar Döşemelik kumaş mağazasında
temizlik ve çay servisinde çalışacak bayan eleman
İletişim Tlf: 0232 253 86 87
Buca'da anaokulumuza temizlik işleri ve aşçılık için
bayan personel aranıyor
İletişim Tlf: 0506 908 97 60

9 Mayıs 2011 Pazartesi

İSLAM TARİHİ ... BEDİR MUHAREBESİ (1)

  İ S L A M   T A R İ H İ 
BEDİR MUHAREBESİ (1)

Hicret’in 2. senesi 17 Ramazan / Milâdî 13 Mart 624 Cuma
     Ku­reyş’in Ticaret Kervanı
     Hicret’in 2. senesinde Ku­reyş müşrikleri, bir ticaret ker­vanı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervana, Mekke’den kadın erkek hemen hemen her­kes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve serma­yesi elli bin dinar olan bu büyük ticaret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silah alınacaktı. Ker­vanın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buy­du. Ku­reyş­li­ler ayrıca kervanla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında otuz, kırk ki­şi kadar muhâfız da göndermişlerdi. [1]

     Pey­gam­be­ri­mizin Durumu Haber AlmasıResûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığın­daki bu büyük ticaret kervanının Mekke’ye dönmesine mani olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) sahabeyle yola çıkmaya hazırlandı.

     Sa’d ve Babası
     Sahabeler, Bedir Seferi’ne katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hatta bu hu­susta kur’a çekenler bile vardı. Ensardan Sa’d, babası Hayseme’ye, “Eğer bu seferin mükâfatı cennetten başka bir şey olsaydı, senden geri kalırdım! Ben, bu seferde bana şehitlik nasip olmasını umuyorum” diyerek sefere katılma arzu­sunu izhar etmişti. Babası ise ona, “Sen, rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim” diye cevap vermişti. Ama Sa’d bunu kabul etmemiş ve arala­rında kur’a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur’a Sa’d’a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir’de şehit düşerek bu yüksek arzusuna da nâil oldu. [2]

     Ümmü Varaka
     Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vararak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bana müsaade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedavi eder, hastalananlarınıza bakarım. Olur ki Allah, bana şehitlik nasip eder” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu fedakâr ka­dına, “Sen evinde otur, Kur’an oku! Muhakkak ki Allah, sana şehitlik nasip eder” diye cevap verdi.
     Bu hadiseden sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, onu hep “şehide” diye anar­dı. Nitekim hâfız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri ka­dın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehit edildi. Ka­tiller, yakalanarak, asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine’de, asılmak su­retiyle cezalandırmanın ilkini bu hadise teşkil eder. [3]

     Medine’den Hareket
     Peygamber Efendimiz, yerine mescitte namaz kıldırmakla Abdullah İbni Ümmî Mektum’u vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lü­ba­be Hazretlerini ise, şehre nâib [vekil] tayin etti. Ramazan ayın­dan on iki geceyi geride bıraktıkları, ol­dukça sıcak bir Cumartesi gününde mücahitlerle Medine’den hareket etti. [4]
Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus’ab b. Umeyr (r.a.) taşı­yor­du. İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali’nin, diğeri ise ensardan Sa’d b. Muaz Hazretlerinin elindeydi. [5]
     Kervan, Bedir [6] mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası, Mekke, Medine ve Suriye’ye giden yolların birleştiği stra­tejik önemi olan bir nok­taydı.
     Mücahitler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine’den yola çıkmışlardı; üstelik, Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar al­tın­da, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu se­bep­le, Resûl-i Ekrem Efendimiz, orucunu açtı, mücahit­lere de açmalarını emir bu­yur­du. [7]

     Yaşları Küçük Olanların Geri Çevrilmesi
     Henüz Medine’den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük mücahitler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Pey­gam­be­ri­miz, bir ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas der ki: “Re­sû­lul­lah’ın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kar­de­şim Umeyr’in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.
“Kardeşim, sana ne oldu?’ diye sordum.
“Re­sû­lul­lah’ın, beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum! Hâl­bu­ki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah’ın bana şehitlik nasip etmesini umuyo­rum’ diye cevap verdi.
“Kendisi Re­sû­lul­lah’a arz edilince Re­sû­lul­lah onu küçük görüp, ona, ‘Sen ge­ri dön’ dedi.
“Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah da müsaade etti. Umeyr’in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağ­­lamıştım.” [8]
Allah yolunda savaşıp şehitlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.

     Develere Nöbetleşe Binilmesi
     Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe binili­yordu. Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlar­dan kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed b. Ebî Mersed ile bir deveye nö­betleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efen­dimize geldiğinde, diğer iki sahabe, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen bin; biz, senin yerine yürürüz” diyorlardı. Ancak Peygam­ber Efendimiz bunu ka­bul etmiyor, “Siz yürümekte benden daha kuvvetli ol­ma­dığınız gibi, ecir ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müs­tağnî ve ih­tiyaçsız değilim” [9] diye cevap veriyordu.
     Bu hareketiyle Resûl-i Kibriya, İslam’ın getirdiği adalet ve müsavat düstu­runu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.

     Ku­reyş Kervanının Yol Değiştirmesi
     İslam ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan, başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: “Müslümanlar, kervanı ele geçirmek için yola çıkmışlar!”
     Mekke’ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervanın istikametini değiştirerek Kızıldeniz sahilinden Bedir’e uğramadan Mekke’ye doğru yol aldı.

     Ku­reyş’in Harbe Hazırlanması
     Ebû Süfyan’dan önce Mekke’ye varan haberci Damdam, acayip bir kılıkla, de­vesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu: “Ey Ku­reyş topluluğu! Tica­ret kervanınıza, Ebû Süf­yan’ın yanındaki mal­larımıza Muhammed ve ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdat! İmdat!”
     Haliyle, bu haber Ku­reyş’in infiâline sebep oldu. Zira, kervanda hemen he­men her ailenin malı vardı. Ku­reyşliler derhal toplandılar. Süratle hazırlığa baş­ladılar. Alelacele ha­zırlanan müşrik ordusu­nun mevcudu 950’yi buldu. Bun­ların yüzü atlı, yedi yüzü develi idi. Bu rakam sayıca, kervanı takibe çıkan Müslümanların üç katı demekti. Aynı zamanda, Ku­reyş ordusu, silah bakı­mından da Müslü­man­lardan çok daha üstündü.
     Bu arada, müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirak etmek zorunda kal­dılar. Buna rağmen Ebû Leheb, hasta olduğunu bahane etti ve yerine bedelle bi­rini göndererek Mekke’de kaldı.
     Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkılar, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke’den Bedir’e doğru hareket etti.
     Yolda, kervanını Bedir’den arızasız geçiren Ebû Süf­yan’dan ken­di­lerine şu haber geldi:
“Siz kervanınızı, kervan üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza et­mek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selamete erdirdi. Artık dönü­nüz!”
Ancak Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:
“Vallahi, Bedir’e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer bo­ğazlayıp yemekler yeriz. Şaraplar içeriz. Cariyelere şarkılar söyleterek eğleni­riz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi, ilerleyiniz!” [10]
Müşrik ordusu Bedir’e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süf­yan’ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden mem­nun olmadı: “Yazık oldu kavmime! Bu, Amr b. Hişam’ın, Ebû Cehil’in işi­dir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, ek­sik­lik ve uğursuzluk getirir” dedi.
Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:
“Eğer Muhammed’in ashabı onlara rastlarsa, işleri tamamdır!” [11]
Ebû Cehil’in bütün şirretliğine ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılan­lar da oldu: Ahnes b. Şerîk, müttefiği bulunan Zühreoğullarını ikna ederek be­ra­berce Mekke’ye döndüler. Daha sonra bunları, Hz. Ömer’in kabilesi Adiyy b. Ka’boğulları takip etti.
     Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Ku­reyş’ten bazıla­rı kendile­rine, “Vallahi, ey Hâşimoğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle se­fere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed’­le­dir” deyince, Ebû Tâlib’in oğlu Tâlib de bir grupla birlikte ge­ri dön­dü.

     İslam Ordusu, Zefiran Mevkiinde
     Peygamber Efendimiz, mücahitlerle Safra yakınındaki Ze­firan mevkiine vardığında, Ku­reyş’in büyük bir orduyla gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle kar­şıla­caklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları ge­rektiği hususunda karar vere­me­diler. Zira, niyetleri harp etmek değildi. Bu­nun için bir hazırlıkları da yoktu. Üs­telik, alınan istihbarata göre, müşrik or­dusu hem sayıca çok, hem silahça onlardan üstün idi.

     Mücahitlerle İstişâre
     Resûl-i Ekrem, ashabını topladı. Kervanın takip edilme­sinin mi, yoksa müş­rik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı husu­sunda onlarla istişa­rede bulundu. Bir kısım mücahit, kervanın takip edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Resûl-i Ekrem, bundan hoşlanmadı. O sırada Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp, müş­riklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha mu­va­fık ola­cağı hususunda konuşunca, Pey­gam­be­ri­miz bundan memnun ol­du.
     Daha sonra, ensardan Mikdat b. Esved Hazretleri, “Yâ Re­sû­lal­lah! Rabbin sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi, biz, İsrailoğullarının Hz. Mûsa’ya de­diği gibi ‘Git, Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldama­yız’ tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz” [12] diye konuştu.
Feragat ve cesaret timsâli bu sahabenin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem, kendisine hayır duada bulundu.
     Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü onlar Me­di­ne dâhilinde Pey­gam­be­ri­mizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz ver­mişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem, onların bu konudaki görüşlerini sordu.
     Ensar nâmına Sa’d b. Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:
“Yâ Re­sû­lal­lah! Biz sana iman ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itaat etmek üzere sana ke­sin sözler de verdik.
“Yâ Re­sû­lal­lah! Nasıl bilirsen öyle yap; biz, seninle beraberiz. Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki sen bize şu denizi gösterip dalarsan biz de seninle birlikte dalarız! Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!”[13]
Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücahit, her şeye rağmen, kendile­rinden gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silahça üstünlüğü kahraman sahabelerin gözünü korkutmadı. Kur’an’ın ifadesiyle, “ölümün ağzına girmeyi” [14] seve se­ve göze alıyorlardı. Onlar, Allah’ın yardımına güveniyorlardı. Allah için mü­ca­de­le verecek­lerinin idrakinde olarak, Din Sahibinin yardımını esir­ge­meyece­ği­ne gönülden inanıyorlardı.
     Mücahitlerin sayısı az, ama imanları ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İsti­nad noktaları Kâinatın Sahibi idi, reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.) idi. Böyle bir ordu, elbette her şeyi göze alarak, müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!
     Sa’d b. Muaz’ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ek­rem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir seda ile mücahitlere, “Yürüyün ve Allah’ın lût­fuyla şâd olun! İşte, Ku­reyş’­in tek tek düşüp uzanacağı yer­leri şim­diden görür gibiyim!” [15] diye hitap etti.
     Bu konuşma mücahitler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat artırdı. Bedir’e doğru şevkle yol almaya başladılar.

     Düşman Ordusu Sayısının Tahmin Edilmesi
     İslam ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Şu küçük tepe yanındaki kuyu başında birtakım bilgiler elde edeceğimizi umarım” buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr b. Av­vam ve Sa’d b. Ebî Vakkas gibi bazı sahabeleri o tarafa gönderdi.
O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun ba­şında bulunuyorlardı. Mücahitler onlardan bazılarını ele geçirdiler.
     Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, “Bana Ku­reyş hakkında malumat veriniz!” dedi.
Onlar, “Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafında­dırlar” dediler.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, “O topluluk ne kadar vardır?” diye sordu.
“Pek çok” diye cevap verdiler.
     Efendimiz tekrar, “Onların sayıları ne olabilir?” dedi.
“Bilmiyoruz” cevabını verdiler.
Bu sefer Peygamber Efendimiz, “Onlar, her gün kaç deve kesiyorlar?” diye sor­du.
“Bir gün dokuz, bir gün on...” dediler.
Sonra, “İçlerinde Ku­reyş eşrafından kimler var?” diye sordu.
Müşrik sucuları, Ku­reyş ileri gelenlerinden birçoğunun ismini sıralayınca, Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, ashabına dönerek şöyle buyurdu:
“İşte Mekke, ciğerpârelerini size feda etti!”
Sonra, yine adamlara, “Gelirken, Ku­reyş’ten geri dönenler oldu mu?” diye sordu.
“Evet” dediler. “Benî Zühreler, Ahnes b. Şerîk’le geri dön­düler.”
O zaman Peygamber Efendimiz, “O, doğru yolda değilken, ahiret, Allah ve kitabı bilmezken, Zühreoğullarına doğru yolu gös­termiştir” buyurdu. [16]

     Müşrik İleri Gelenlerin Vurulacakları Yerler
     Bedir’e vardığı gece Peygamber Efendimiz, “İnşallah, yarın sabah filanın vu­rulup düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filanın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır, şurasıdır!” buyurdu ve elini o yerlere koyarak müş­rik Ku­reyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gös­terdi.
Hz. Ömer der ki:
“Onlardan hiçbirisi de, Nebiyy-i Ekrem’in elini koyduğu yerlerin ne ileri­sinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler!” [17]

     İslam Ordusunun Bedir’e Önce Gelişi
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahitlerle, müşriklerden önce Bedir’e vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını ashabıyla görüştü. O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubâb b. Münzir ayağa kalktı ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Biz harpçi kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbaı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm” diye konuştu. Sonra da, “Yâ Re­sû­lal­lah! Burası, sana Allah’ın inmesini emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi?” diye sordu.
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri icabı olarak seçildi” buyurdu.
Bunun üzerine Hubab, “Yâ Re­sû­lal­lah! Burada karargâh kurmak pek muva­fık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Ku­reyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu suyla dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susa­dıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler, zor duruma düşerler” diye konuştu.
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ey Hubab! Doğru olan görüş, senin işaret etti­ğin­dir” buyurarak hemen ayağa kalktı. Mücahitler de derhal ayağa kalktılar. Ku­reyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun yanına kadar gitti­ler.
     Sonra, Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyuyla dolduruldu ve içine de bir kap ko­nuldu. [18]

     Pey­gam­be­ri­miz İçin Gölgelik Yapılması
     Bu arada, Sa’d b. Muaz Hazretlerinin teklifiyle, Resûl-i Ekrem Efen­dimiz için, hurma dallarından bir gölgelik, yani çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir’le birlikte girdi.
Sa’d b. Muaz Hazretleri de, kılıcını takınıp, ashab-ı kiramdan birkaç zâtla birlikte, gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı. [19]

     Ordunun Harp Nizamına Sokulması
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir’e gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Müslüman kuvvetler; muha­cirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısma ayrılmışlardı. Her biri aç­tıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus’ab b. Umeyr, Evslile­rin­kini Sa’d b. Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubâb b. Münzir Hazret­leri tu­tuyordu. [20]
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu tâlimatı verdi: “Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebat ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Ok­larınızı, düşman size yak­laşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düş­man kalkanını açtığı zaman oku­nu­zu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mız­rak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunca düşmanla göğüs göğüse gelin­diği vakit kullanılacaktır.” [21]
     Mücahitlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaa harbinde bulunacakları için, bu, çok işe yarayacaktı. Düş­man bundan mah­rum­du; çünkü taarruz taktiğini uyguluyordu. Do­layısıyla, hücum esnasında çok çok birkaç taş taşıyıp atabilirlerdi.

     Dua ve İbâdet ile Geçirilen Gece
     Harpten bir önceki gece idi. Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikteydi. Bütün gecesini Kadîr-i Zülcelâl’e ibadetle geçirmişti. Arkasından, Rabb-i Rahîm’ine ellerini açarak, kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semâya gözyaşı döktürecek ka­dar tesirli şu duasını yaptı:
“Allahım! Bana yaptığın vaadini yerine getir!
“Allahım! Bu bir avuç Müslüman mücahit helâk olursa, artık sana yeryü­zünde ibadet edecek kimse kalmaz.” [22]
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, vakit namazlarında da aynı duayı tek­rarlıyordu. Bu duayı duyan mücahitler ise, heyecanlarından yer­lerinde duramaz hale gel­mişlerdi.
Notlar:
[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 257; İbn Sa’d, Tabakat, c. 11, s. 11.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 482.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 457; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 405.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 12; İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 263.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 264.
[6] Bedir, Medine’den 120 fersah (takriben 145 km) uzaklıkta, Medine’nin güneybatı yönüne dü­şen bir ovanın adıdır. Etrafı yüksek dağlarla çevrilir. Câhiliyye devrinde burası bir panayır yeri olarak kullanılıyordu. Akar suyu ve muz, üzüm gibi meyveleri bol olan bir yerdi.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 149-150.
[8] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 21.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 21.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 270
[11] Vakidî, Megazi, s. 30
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 266.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 267; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 14.
[14] Enfâl, 5-6.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 267.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 268; Vakidî, a.g.e., s. 37-38.
[17] Müslim, Sahih, c. 5. s. 170.
[18] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 272; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 567-568.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 15.
[20] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 14.
[21] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 15; İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 272; İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 235.
[22] Taberî, Tarih, c. 2, s. 269.

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...