26 Haziran 2011 Pazar

ADNAN MENDERES ÜNİV. 'ne 10 HEMŞİRE, 8 'de SAĞLIK TEKNİKERİ ALINACAK...

ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ
UYGULAMA VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
4/B SÖZLEŞMELİ PERSONEL ALIM İLANI

     Üniversitemiz hastanesinin personel ihtiyacının karşılanması amacıyla 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 4/B maddesine göre, 06/06/1978 tarihli ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe giren "Sözleşmeli Personel Çalıştırılmasına ilişkin Esaslar'a, 28/06/2007 tarihli ve 26566 sayılı Resmi Gazete1 de yayımlanan 2007/12251 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile ek madde konulan Sözleşmeli Personel çalıştırılmasına ilişkin esaslara göre aşağıda belirtilen unvanlarda KPSS (B) gurubu puan sırasına konulmak kaydıyla personel istihdamı yapılacaktır.

KADRO UNVANI ve SAYISI
Hemşire 10
Sağlık Teknikeri (Anestezi) 8
TOPLAM 18 Kişi
     ARANILAN GENEL KOŞULLAR
1-Türkiye Cumhuriyet Vatandaşı olmak,
2- Taksirli suçlar hariç olmak üzere; affa veya zaman aşımına uğramış, yahut para cezasına çevrilmiş veya ertelenmiş, hükümlülüklerine ilişkin kayıtları adli sicilden çıkarılmış olsa bile bir cürümden hükümlü bulunmamak veya soruşturma altında olmamak,
3- Sınav tarihi itibariyle en az (18) yaşını tamamlamış olmak,
4- Erkek adayların, muvazzaf askerlik çağına gelmemiş veya askerlik çağına gelmiş ise muvazzaf askerlik hizmetini yapmış veya muaf veya ertelemiş veya yedek sınıfa geçirilmiş olmak,
5- Alım yapılacak branşlarda belirlenen öğrenim düzeyinden mezun olmak,

     ÖĞRENİMLE İLGİLİ KOŞULLAR
1- 1 Hemşire kadrosu için 4 Yıllık Hemşire bölümü mezunu olmak en az 1 (bir) yıl yenidoğan yoğun bakımda çalışmış olmak (belgelemek kaydıyla) NRP Sertifikasına sahip olmak.
2- 1 Hemşire kadrosu için 4 Yıllık Hemşirelik veya Ebelik bölümü mezunu olmak en az 1 (bir) yıl Yoğun bakım ünitesinde çalışmış olmak (belgelemek kaydıyla)
3- 1 Hemşire kadrosu için 4 Yıllık Hemşirelik veya Ebelik bölümü mezunu olmak en az 1 (bir) yıl Diyaliz Merkezinde deneyimli ve Diyaliz sertifikasına sahip olmak (belgelemek kaydıyla)
4- 7 Hemşire kadrosu için 4 Yıllık Hemşirelik veya Ebelik mezunu, en az 1 yıl serviste (yataklı birim) çalışmış olmak (belgelemek kaydıyla)
5- 8 adet Sağlık Teknikeri kadrosuna Anestezi,Anestezi Teknikerliği Ön lisans programlarından birinden mezun olmak

     BAŞVURU İÇİN İSTENİLEN BELGELER
1) Başvuru Formu (Başvuru Bürosundan alınacak)
2) Öğrenim Belgesi
3) Özgeçmiş
4) 1 Adet resim
5) Nüfus Cüzdan Fotokopisi 6) KPSS (B) GRUBU Sınav Sonuç belgesi 7) Erkeklerde Askerlik durumunu gösteren belgesi 8) Öğrenimle ilgili koşullarda istenilen belgeler

     BAŞVURU YERİ VE ZAMANI
     Adayların, ilanın yayımı tarihinden itibaren 15 inci günü mesai bitimine kadar başvuru için istenen belgeler ile birlikte Adnan Menderes Üniversitesi Döner Sermaye işletme Müdürlüğü'ne şahsen başvurmaları gerekmektedir.
     Posta yolu ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir.
     Üniversitemize bu ilanın yayımından önce yapılmış bulunan müracaatlar geçersiz olup, söz konusu iş talepleri hakkında her hangi bir işlem yapılmayacaktır.
     Yazılı ve/veya sözlü sınav yapılmaksızın 2010 KPSS (B) grubu puan sıralaması esas alınmak suretiyle başarılı bulunanlar 3 (üç) iş günü içerisinde http://www.adu.edu.tr/  adresinde ilan edilecektir. Her kadronun iki katı kadar yedek belirlenecektir. Asil kazananlardan atanmak üzere başvuran olmadığı takdirde ilan edilen yedek kazananlardan sırası ile çağrılacaktır. Kazanan adayların göreve başlatılabilmesi için sonuçların ilanından itibaren atama için istenen belgeler ile birlikte en geç 7 iş günü içerisinde Adnan Menderes Üniversitesi Döner Sermaye işletme Müdürlüğü'ne şahsen başvurmaları gerekmektedir.

     ATAMA EVRAKI İÇİN İSTENEN BELGELER
1) Dilekçe
2) 8 Adet Vesikalık Fotoğraf
3) Nüfus Cüzdanı Fotokopisi
4) Adliyeden Sicil Temiz Kağıdı
5) Diploma (Aslı veya noterden tasdikli)
6) KPSS Sonuç Belgesi (Aslı)
7) Sağlık Kurulu Raporu (Tam teşekküllü Devlet Hastanesinden)
8) Askerlik Belgesi (Aslı ya da Noterden Tasdikli)
9) Sigorta Sicil Kartı Fotokopisi (varsa) . Müracaat sonunda adayların beyan ettikleri Kamu Personeli Seçme Sınav Sonuçları ÖSYM Başkanlığından Kurumumuz tarafından teyit edilecektir. Gerçeğe aykırı beyanda bulunan adayların müracaatları kabul edilmeyecek ve haklarında Genel Hükümlere göre işlem yapılacaktır.

23 Haziran 2011 Perşembe

ŞİİR YARIŞMASI BİRİNCİSİ ... EY ALLAH RESULÜ

2011 SENİ SEVİYORUZ ALEMİN EFENDİSİ
LİSELİLER ARASI ŞİİR YARIŞMASINDA
BİRİNCİ OLAN ESER...
EY ALLAH RESULÜ

Sen benim kendimle muhabbetimdin,
Dilimden düşmeyen Muhammedimdin,
Sen ki benim yüce peygamberimdin,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!

Senin ahlakını almak varken şu yalan dünyada,
Hala azgınlık, hala şükürsüzlük, hala kötülük var insanlarda,
Ah görsem yüzünü bir kerede olsa,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!

Senin ümmetinden olan ben,
Sana layık olmaya çalışırken,
Korkar dururum, olamazsam diye o güzel mi’minlerden,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!

Elimi açtım Rabbime, döndüm yüzümü kıbleye,
Ne olur bir kez bir kez yüzünü göreyim diye,
Sen çıktın göklere, namaz farz kılındı bizlere,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!

Ben seni görmeden sevdim ey Muhammed,
Kokunu içime çekmeden sevdim ey Muhammed,
Senin sesini duymadan sevdim ey Muhammed,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!



Ey Resulüm öldüğümde bana da şefaat edecek misin?
Beni de kollarının altına alıp kızım diye sevecek misin?
Resulüm benim de babam yok ben de senin gibi bir yetimim,
Neredesin ey Allah Resulü sevgine muhtacım!

Ne olur Resulüm uyuduğumda benim yanıma da gel,
O mübarek ellerinle benim saçımı da okşa, beni de sev,
Ben de yararlanmak isterim o güzel nurundan,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!

Abdullah’tan olma, Amine’den doğma yüce peygamber,
Onlar ne şanslı anne baba idiler,
Sen doğdun, ev nur doldu, indi melekler birer birer,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!

Dilinde olmadı hiç kötü söz,
Hep konuştun az ve öz,
Bende senin gibi olacağım sana söz,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacım!

Bir tek gözyaşı damlası, inci tanesi olan Muhammed,
Ne olursun biz aciz kullara da dua et,
Artık yeter bu cehalet, bu vahşet,
Neredesin ey Allah Resulü sana muhtacız!

YASEMİN TURAN
ATAŞEHİR MEHMET RAUF LİSESİ
İSTANBUL

22 Haziran 2011 Çarşamba

GELENEKSEL 4. BOĞAZ GEZİMİZ'e DAVETLİSİNİZ

 gönül erleri buluşmaları 
GRUP GENÇ'in Sahne Alacağı
GELENEKSEL 4. BOĞAZ GEZİMİZ'e

D a v e t l i s i n i z ...
3 Temmuz Pazar
Gidiş Saatleri
13:00 Eminönü
13:30 Üsküdar
Dönüş Saatleri

18:30 Üsküdar
19:00 Eminönü

Gezimizi Şehir Hatları'nın 2.000. kişilik büyük vapurlarından biriyle düzenleyeceğiz
Programa bir hafta kala vapurun adını ve hareket iskelelerini duyuracağız
(Şehir Hatları daha önceden vapur kiralamıyor, o sebeple vapurun adını veremiyoruz)
~ * ~ * ~ * ~ * ~ * ~
 P R O G R A M
Kur'an-ı Kerim
Muhammed Fatih

Selamlama Konuşmaları
Grup Genç
Dua

~ * ~ * ~ * ~ * ~ * ~
2 saatte Boğazın bir yakasından gidiş ve gidiş esnasında yemek ikramı,
(etli pilav, ayran)
1 saat Rumeli Kavağı'nda mola,
2 saatte de Boğazın diğer yakasından dönüş...
Önceki senelerde su ikramımız da oluyordu.
Hem vapurda satıldığından hem de 2.000. kişilik suyun taşınması çok zor olacağından
bu yıl herkes kendi suyunu kişi başına 0,5 lt. gibi yanına alsın lütfen.
~ * ~ * ~ * ~ * ~ * ~
  K a t ı l ı m   ü c r e t s i z d i r 
Katılmak isterseniz
bogazgezisi@hotmail.com
adresimize
Adınızı, soyadınızı, nerden bineceğinizi (Eminönü'nden veya Üsküdar'dan)
kaç kişi olacağınızı ve cep telefon numaranızı (sadece sizin) yazınız...

21 Haziran 2011 Salı

TAŞLARLA ÇEVRİLİ BU ALAN 'BİR CAMİ' ... Demet Tezcan

Tülay Gökçimen: Demet Hanım, Cibuti'ye ne zaman ve neden gitmiştiniz?
Demet Tezcan: Kurban Bayramı vesilesiyle Cibuti'ye gitmiştik. Gittiğimizde de elimizden geldiği kadar köylerde evlere misafir olmaya, onlarla konuşmaya ve dertlerini dinlemeye çalıştık.
İlk aklınıza gelen nedir yaşadıklarınız arasında?
İlk aklıma gelen ve hiç unutamadığım durumlardan, Cibuti'de etkilendiğim evlerden iki tanesini anlatayım size. İlki; bir köyün reisine misafir olmuştuk. Köyün en ileri gelenlerindendi. Bize ikramda bulunmak istediler. Reisin bize ikramı, tandırda pişirilmiş kuru ekmekti. Türkiye'de Her gün 12 milyon ekmeğin çöpe gittiği düşünüldüğünde çok acı bir manzaraydı. Reisin evi diğerlerine nispeten daha iyiydi. Ev dediğimiz şeyler çalı çırpıdan oluşmuş, botanik bitkilerle sarılmış, odacıklardan oluşmuş çadırlar.
Bir diğeri de Cibuti'nin Tacora Bölgesi'nde bir hanımın evine misafir olmuştuk. Kadınla kapıda karşılaştık. Hayvanın derisinden su tulumu yapmış, çok uzak bir bölgeden su taşıyordu. Üç yıl önce yaşandı bunlar. Kadının evi, çalı çırpıdan müteşekkil bir evdi. Çadır diyebileceğimiz, bir odacık. Tüm aile aynı oda içerisinde yaşıyor.

ETİYOPYA DA BİR EV
Evin bir köşesinde yanmaktan simsiyah olmuş üç tane taş, üzerinde yine yana yana simsiyah olmuş bir tencere. Duvarda bir torba asılı, içinde birkaç soğan patates. Bizler gibi başka odası, mutfağı, dolapları yoktu. Mutlaka onun haricinde başka yiyeceği vardır diye düşünürsünüz ama tüm yiyecekleri orada gördüklerimizden ibaretti.

O an kendi hayatınızla o hayatı kıyasladınız mı?
Tabi, orada kıyaslamaya giriyorsunuz. Kendi yaşantınızla, kendi geldiğiniz ülkenin refah durumuyla, oradaki yoksulluğu kıyaslıyorsunuz. Zihnimizde bunları canlandırırken sanki düşüncelerimiz şeffaflaşacak ve orada yaşayanlar bizim tüm tüketimimizi, israfımızı görecekmiş gibi bir korkuya kapılıyorsunuz.
O kadın başka ülkedeki hayatları biliyor mudur?
Bildiğini sanmıyorum. Çünkü tüm teknolojiden uzak, köy demenin ötesinde çölün ortasında küçük çadırcıklardan ibaret tüm hayatları.  Dolayısıyla, öteki dünyayı bileceğini ve kıyaslayabileceğini sanmıyorum. Su taşıyacak, bizim kansorojen  diye hayatımızdan çıkarttığımız plastik kapları bile yok. "Ya Rabbi, boynuzsun koyunun boynuzlu koyundan hesap soracağı o günde bu kadını çıkartma benim karşıma. Diye duaya sığındığım bir gündü.Bende öyle bir acı hatırası var.
Evlerde kullandıkları temel eşyalar nelerdir?
Hep Hz. Fatıma'nın çeyizinden bahsedilir ya bir minder, bir ibrik vs. aynısı. Odanın ortasında ısınmak için kullandıkları birkaç taş, bir tencere, yerde minderimsi bezler.
Bu yüzyılda bir yanda insanlar açlıktan ölürken diğer yanda çağın vebasının obezite olması ne garip...
Bu ülkede kadınlar ekmek pişirecekse buğdayı iki taşın arasında elleriyle dövmek zorundalar. Bir avuç buğdayı ekmek yapacak, kilometrelerce yürüyüp su getirecek... Üç öğün yemesi zaten mümkün değil o yoksulluğun içerisinde. Tüm bunlara rağmen hamdeder, şükrederler. İnançlarını yaşamaya ve yaşatmaya çalışırlar. Hiçbirisinden "biz açız, bize yiyecek getirin" talebini duymuyorsunuz. Su talepleri var, su kuyusu açın diyorlar. Şunun bilincindeler; Allah (cc.) kulunu unutmaz, rızık verecek olan O'dur.
Su kuyusundan başka ne gibi talepleri oldu?
Oralara belli kalıp ve yargılarla gidiyorsunuz. Bizlerde yoksulluğun sınırı, ekmeğimize katık bulamama değil, ekmeğin yanındaki katıkların sayısı-sınırıdır. Geçen yıl Arakan'daki bir mülteci kampında, ekmek bile bulamadıkları için çoğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 104 kişi hayatını kaybetti. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde ekmeğine sadece domatesi, peyniri katık yapanlar mı yoksul, onlar mı yoksul tekrar gözden geçiriyorsunuz. Şununla övünüyor bu insanlar; özellikle Cibuti'liler, Habeşistan'dan ayrılma bir toprak parçası olduğu için "bizler müslümanız, Allah (cc.) Resulü hayattayken Müslüman olmuş insanlarız. İlk hicret bize yapıldı. Dolayısyla, İslami iyi biliyoruz. Bize medrese yaptırın, bize okul yaptırın. Çocuklarımız, Fransızların yaptırdığı okullarda okuyorlar. Cibuti her ne kadar 1974'den beri bağımsız gibi görünse de, okullarda hala Fransız ders kitapları okutuluyor. Fransızca konuşuluyor. Onların tarihi, edebiyatı, sanatı, kültürü okutuluyor."
Hafızası silinmiş, geçmişi olmayan bir ülkenin halkı...
Açlıktan ve susuzluktan ölmelerine rağmen sıkı sıkıya tutunduklar, onları hayata bağlayan şey Allah (cc.) inancı ve dinleri. Bunu yaşatmak için de sizden tabiî ki beklentileri var. Cami isteyebiliyor, Kur'an- Kerim isteyebiliyor. Medrese ve su kuyusu isteyebiliyorlar. Çünkü bir su için 10 km. veya daha fazla  yürümek zorunda olanlar var.
Sizi nasıl misafir ettiler?
Çok candan karşıladılar. Gözlerinin içi gülüyordu. Köyün reisi ile toplantı yapmıştık demiştim ya, o gün o eve tüm köylüler toplandı. Bizi orada gezdiren partner kuruluş bizi onlarda tanıştırdılar ve dediler ki; " kardeşlerimiz Türkiye'den, İHH insani yardım vakfından geliyorlar. Size kardeşlerinizden selam getirdiler. Sizin kardeşlerinize iletmek istediğiniz bir şey var mı?"
O kadar heyecanlandılar, köyün reisi o kadar sevindi ki, sanki üç dilek dileme hakkı vardı. O tılsımı bozmak ve yanlış bir şey dilemek istemiyordu. İki şey ifade edebildi. Birincisi; "biz müslümanız, çocuklarımıza bir medrese yapın, dini eğitim alsınlar. İkincisi de bir su kuyusu yapın. Şimdiki kuyumuz elli yıllık ta Fransız'lardan kalma. Çamurdan ibaret, suyundan içemiyoruz. "
Üçüncüyü isteyemedi bile...
Halbuki bir yardım derneği ayaklarına kadar gelmiş, daha çok şey isteyebilir değil mi?
Onlar inançlarını yaşatacak şeyler istediler. Evlerinde bizim farkına varmadan doğal olarak tükettiğimiz hiçbir şey yok.
Etiypya'ya ne zaman ve hangi proje ile gitmiştiniz?
Etiyopya'ya 2010 Ramazan ayında gittik.Kırtasiye-gıda yardımı hayata geçirilen projelerin yerinde gözlemi gibi bir dizi etkinlik gerçekleştirdik. Gönüllülerimiz bu bölgedeki Kur'an- Kerim ihtiyacını bildikleri için talep ettiler ve bu talep doğrultusunda Kur'an-ı Kerim dağıtımı için bir proje hayata geçirmişlerdi. Yanılmıyorsam 2000 Kur'an-ı Kerim dağıtımı yapıldı. Bu okul Afrika şartlarında iyi diyebileceğimiz bir okul. Bu gezimizde yanımızda öğretmen bir gönüllümüz de vardı. Dersliğin içine girdiğimizde gözyaşlarını tutamadı. İçerisi kapkaranlıktı.

Etiyopya'da bir ev
Sıra var mıydı peki, çocuklar nerede oturuyorlar?
Sıra var ama yeterli değil tabi ki. İçerisi karanlık olduğu için sadece fotoğraf makinelerinin flaşlarıyla aydınlatabildik. Sıraların altında elif cüzleri vardı çocukların. Parça parça olmuş, dikebilen kocaman kocaman dikmiş. Bir tanesi karton mukavva gibi bir şey bulmuş elif cüzünü onun arasına koymuştu. Yapıştıracak tutkal yok.
Etiyopya'da bir evin mutfağı
Okulda kaç öğrenci var?
Çoktu, kalabalıktı sayısını tam bilmiyorum. Onların ne kadar yoksul olduklarını üzerlerindeki giysilerden açıkça okuyabiliyorduk. Bir tanesi sadece bir mont bulabilmişti içerisine giyeceği bir kazağı bir tişörtü veya iç çamaşırı yoktu. Ama o çocuk, mont bulabildiği için şanslıydı.
Eğitim sistemleri nasıl peki?
Bazı bölgelerde Çocuklar tahtaların üzerine yazarak çalışıyorlar. O yazdıklarını siliyorlar ertesi gün tekrar aynı tahtayı kullanıyorlar. Bizim çocuklarımız her türlü imkana sahip ama onlar sadece hafızalarını kullanmak zorundalar. Kapkaranlık olsa da bir okulları başları üzerinde bir dam olduğu için kendi ülkelerindeki bazı çocuklardan daha şanslıydılar.
Dağıtılan Kur'an- Kerim'lere nasıl tepki verdiler?
Pırıl pırıl ciltli Kur'an-ı Kerimlere ilk kez sahip oluyorlardı. Her bir çocuk dünyanın hazinesine sahip olmuş mutluluk içerisindeydi. Bunu sadece yeni bir kitaba sahip oldukları için değil, Kur'an- Kerim'in kıymetini idrak ettikleri için yaşadıklarını düşünüyorum.

Yoksulluk eğitime engel değil...
Gerek yoksul gerek savaş bölgelerinde anne babalar, çocuklarına inançlarını, Kur'an-ı Kerim'i öğretmek için yoksulluklarını, savaşta olmalarını veya mülteci hayatı yaşamalarını mazeret olarak göstermiyorlar. " Ya Rabbim; çocuklarımızı okula gönderirken üstlerine giydirecek hiçbir şeyimiz yok, dizimize kadar çamurun içerisindeyiz. Bu yokluğu bize veren Sensin." demiyorlar.
Bir mazeretin arkasına saklanmadan, tahtanın üzerine yazacaksa yazarak, ezber yapacaksa ezberleyerek çocuklarına inançlarını ve Kur'anı öğretiyorlar.
Ziyaretimiz esnasında o okulun müdürü bize deki ki: Bugüne kadar buraya pek çok yardım kuruluşu yardım gönderdi ama bizi ziyarete gelen olmadı. Siz buraya kadar gelip halimizi soran ilk kurumsunuz. Buraya gelenleri yardımları bırakıp hemen gitmelerini istemiyoruz. Bu sebeple ziyaretiniz bizim için çok önemli. Bize yol gösterin.

Köylülerin yaşadığı evlere geri dönersek ve Etiyopya'nın iklimini düşündüğümüzde bolca yağmur yağıyor diyebiliriz. Evlere yağmurun girmesini nasıl önlüyorlar?
Bu fotoğraflar çok değil birkaç ay önce 2010'un Ramazan'ında çekildi. Gittiğimizde Etiyopya'nın kışıydı ve bol bol muson yağmurları yağıyordu. Evlere sadece yağmur girmiyor. Çok şey giriyor o evlere. Bir eve girdik, kapkaranlık bir zindan gibiydi. Yine sadece flaşlarla aydınlatabiliyorsunuz. Ayağınızın dibinde bir şeyin gezindiğini hissediyorsunuz fotoğraf çekip bir bakıyorsunuz ki evin bebeği emekliyor yerde. Sonra bir şeyler daha hissediyorsunuz yine bakıyorsunuz ki bir keçi dolanıyor evin içinde. Bunların hiç birini çıplak gözle göremiyorsunuz.
Katarakt hastalığı bu yüzden mi yaygın bu bölgelerde?
Yoğun güneş ışığı ve yetersiz beslenme sebep oluyor ama bu tür yan unsurlar da etkindir herhalde. Ve bu sebeple bu hastalığa yakalanıyorlar. Evlere pencere yapsalar yağmur girecek, belki vahşi hayvanlar girecek. Zaten çamurun balçığın içinde yaşıyorlar.
Buralara kuyu yapmak zorundasınız çünkü berrak su yok, arıtma sistemi yok, alt yapı yok. Her gün yağmur yağdığı halde imkansızlıklar sebebiyle çamurla muhataplar. Su olarak nitelendirebileceğimiz gürül gürül akan dereler var ama çamur akıyor.
Bu çocuğun üstündeki bezi belki siz yer bezi bile yapmasınız ama onların yegane giysisi bu. Onları görünce bizim çocuklarımıza giydirdiğimiz X-X çizgi film  karakterli tişörtler geliyor insanın aklına. Renk renk, çeşit çeşit... Bazıları anne babalarının elbiselerini geçiriyor üstüne.
Resimde gördüğünüz sarı tişörtlü çocukla yolumuz Cibuti'de bayramda kesişti. Yetim çocuklara bayramlık giydirecektik.  Bulunduğu yerden birdenbire koştu belime sarıldı ve tuttuğu parmağımı giydirene kadar hiç bırakmadı. Garip bir duyguydu. Zaten dibe vurmuş bir hayatla karşılaşıyorsunuz, yoksulluk, yetimlik... Duygularınız altüst durumda ve o anda ne düşündüğünü niye yaptığını kestiremediğiniz bir hareketle karşılaşıyorsunuz. Kendisine sıra gelmeyeceğini mi düşündü minnet ya da sevginin ifadesi bilmiyorum ama unutamadığım bir zaman dilimiydi.
Susuzluk insana sadece kilometrelerce yol yürütmüyor, kabileler arası su savaşları da çıkıyor!
Sizin yaptırdığınız bir kuyudan onlarca köy, yüzlerce insan istifade edebiliyor. Susuzluk insana sadece kilometrelerce yol yürütmüyor, kabileler arası su savaşları da çıkıyor orada. Siz bunu da önlemiş oluyorsunuz. Her şeyden öte bu kardeşlerimize "yalnız değilsiniz, biz varız" diyorsunuz. Açtığınız o kuyuyla ve kuyuya verdiğiniz isimle birlikte, dünyanın bir yerlerinden gelip, Müslüman kardeşi için bir şeyler yapmaları onlara umut veriyor. Hayata tutunmak için yeniden cesaret veriyor.
Ya yetimler, onların durumu nasıl bu bölgede?
Anneli babalı çocukların çektiği sıkıntıların bile ne kadar çokken, yetimlerin ne halde olduklarını siz düşünün. Biz onlara sahip çıkmasak onlara sahip çıkacak tehlikeli eller oralarda kol geziyor. Size hiç unutamadığım bir anı anlatmak istiyorum. Havaalanına geldiğimizde çeşitli ülkelerden gelmiş beyaz kadınların kucaklarında, kiminde bebek kimimde iki, üç yaşlarında çocuklar olduğunu gördük. Bebekler feryat figan ağlıyordu. Belki bu ağlama beyaz, annesine hiç benzemeyen bir kadının kucağında olduğu için, korktuğundan ağlıyordu. Belki annesini istediği için ama annelerinin kucaklarından koparılmış çocuklardı.
Beyaz kadınlar o çocukları neden ve nereye götürüyorlardı? Niyetleri neydi sizce?
Bu insanların niyetleri iyi veya kötü her ne niyetli olursa olsun, bu çocukları iyi bir ortamdan büyütmek için de alıyor olabilirler veya bir takım art niyetlerle de yola çıkmış olabilirler. Çünkü bilinen bir gerçek var ki, bu bölgelere yardım kuruluşlarının gittiği gibi organ mafyası da gidiyor fuhuş mafyası da. Her çeşit insan taciri gidebiliyor. Kaldı ki iyi niyetli olmuş olsalar bile, bu çocukların yaşayacağı en büyük konfor, hangi yuva kendi yuvasından daha güzel olabilir, hangi kucak kendi anne kucağından daha sıcak olabilir ki?
Anneler, kendi çocuklarını bu kadınlara neden veriyorlar?
Çaresizlikten... Belki geride kalan yedi çocuğunu kurtarmak için... Ya da yetimhanelerden çok rahat alınabiliyor bu çocuklar. Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yardım kuruluşu (Fransız) yüz küsur çocuğu kaçırırken havaalanında yakalandı. Bunun gibi yakalanmayan sayısız kaçırma olayı var. Ben çok daha tehlikeli bir boyuttan bahsetmek istiyorum. Avrupa'da yaygınlaşan eş cinsel evlilikler sebebiyle eş cinsel çiftler bu çocukları evlat ediniyorlar. Çocuk anne modelinde de baba modelinde de aynı cinsi gördüğü için sapkın bir birey olarak yetişiyor.
Peki, o uçakta bu çocukların ağladığını gören sizden başka insanlarda vardı muhakkak. Onların bu kadınlara bakışı nasıldı?
Uçaktaki insanların pek çoğu bu "annelere" , beyaz kadınlara bir kurtarıcı bir kahraman gözüyle bakıyorlardı şüphesiz. Çünkü dünyanın bir yerlerinden gelmişler, Afrika'nın kara derili kara yazgılı çocuklarını dert etmişler, alıp götürüyorlar...
Sizce, Afrika'da yaşananların arkasında kimlerin rolü var?
Bunların arkasında; vaktiyle beyaz insanların sömürgeleştirdiği, insanlarını gemiler dolusu doldurarak götürdükleri, bu insanların yollarda telef olan binlercesini kayıtlarına can kaybı değil mal kaybı olarak düştükleri, dünyanın en zengin altın, elmas madenlerine sahip oldukları halde bu insanların bugün açlıktan ölüyor oldukları, iç savaşların sebepleri, yanlış tarım politikaları, sosyolojik, kültürel, siyasi vs. sebeplerin hepsinde o uçaktaki kahraman gözüyle bakılan kadınların sömürgeci ülkelerinin rolü var. Örneğin; Cibuti Afrika'nın en küçük ülkelerinden, haritada bile çok zor görebileceğiniz bir ülke fakat Amerika, Afrika'daki en büyük askeri üssünü bu ülkede kurmuş.
Kuş uçmaz kervan geçmez köyde, bir evin çatısındaki Amerikan bayrağı...
Cibuti'de benim dikkatimi çeken konulardan biri de dini sembollerin yarışması. Bir yolun her iki tarafına da cemaati olsun olmasın kilise yapıldığını gördük. Kuş uçmaz kervan geçmez çölde kilometrelerce yol katediyorsunuz, bu yolu giderken de oradaki partner kuruluşa dua ediyorsunuz iyi ki burayı bulmuşlar, kurbanımızı burada keseceğiz diye ama köye bakıyorsunuz onları çoktan bulmuşlar, zihinlerini yıkamışlar, bayraklarını dikmişler.

Bir yerde bir başka ülkenin bayrağı dalgalanıyorsa bu işgal demektir!
Ekipteki arkadaşlarla  görünce adeta deliye döndük. Buraya da mı gelmişti? Şaşırmalı mıydık? Onu da bilmiyorum ama. En azından kabullenmek istemiyorsunuz. Bir yerde başka bir ülkenin bayrağı dalgalanıyorsa bu işgal demektir. O bayrak dikilen evin sahibi köylüye anlatmaya çalıştık, bu olmamalı diye ama bize korktuklarını söylediler. " Siz gideceksiniz, biz burada kalacağız" dediler.
Cibuti'de dolaşırken yanıma bir kadın yaklaştı ve bana bir şey göstermek istediğini söyledi. Ben evini ve yoksulluğunu gösterecek zannederken küçük küçük taşlarla çevrilmiş, bir salon büyüklüğünde bir yer gösterdi ve "burası bizim camimiz" dedi. " Bizler müslümanız, ne olur bize cami yapın" diye de ekledi.
O yoksulluğun içinde sizden başka şeyler isteyebilir. Bir yardım kuruluşu oraya gelmiş, o kendi yoksulluğunu söylemiyor, sizden cami istiyor...
Bunca yoğunluğun bunca konforun içinde, etrafımızda camilerle çepeçevre sarılmış iken ezanla çağrılıyor olduğumuz halde namaza gereken vakti, ağırlığı veremiyoruz bu bir gerçek. Kulluğunun idrakinde ayakta zor duran bir insan. Yürürken iki büklüm olduğu halde sırtında seccadesi...Seccade dediğimiz de bir bez, çaput parçası tabi. Ve Rabb'inin huzuruna varıyor...Çok etkileyici bir manzara benim için.Kulun Allah (cc.) ile ilişkisinin somut örneklerinden biridir namaz. Ve bu sıkı ilişkiye şahidlik ediyorsunuz.

Namaz kılan bir köylü

Siz Cibuti ve Etiyopya'dan döndüğünüzde onlar için ilk ne yapmak istediniz?
Ben ilk Afrika'dan döndüğümde ve anlat diye çağırdıklarında, sırtımda çok büyük bir ağırlık hissediyordum. Sırtıma tonlarca vebal yükünü aldım ve geldim diye düşündüm. Sonuna kadar anlatmalıydım. Gel bize anlat dediklerinde ise kendi kendime sormadan edemiyordum acaba bu vebali üstlerine almaya hazırlar mı? Gözlerinizin gördüğünü, kulaklarınızın duyduğunu, şahitliğinizi paylaşmış oluyorsunuz. Anlattıkça sırtımdaki yük hafifliyor ama tabi bu vebali paylaşmışlar ve hiçbir şey yapmamışlar topluluğu olmamak gerekiyor.
Bir bardak su bile olsa katkınız bunu koymak gerekir...
Kelimenin gücüne sığınarak, defalarca anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Yetimlere sahip çıkmanın ne kadar büyük bir sevap olduğunu burada görüyorsunuz veya su kuyusu açtırmanın, katarakt ameliyatları yaptırmanın...
Söyleşi ve sırtındaki vebali paylaştığı için Demet Hanım'a çok teşekkür ediyoruz.
Demet Tezcan Mavi Marmara yolculuğu dahil olmak üzere Srebrenitsa'da toplu defin töreninden, Lübnan mülteci kamplarına tüm yol hikayelerini ve şahitliklerini önümüzdeki aylarda Pınar Yayınları'ndan çıkacak olan kitabı "YOLA DÜŞÜNCE"de okurlarıyla paylaşacak. Bunun da haberini şimdiden vermiş olalım.

Röportaj: Tülay Gökçimen/ Dünya Bülteni

19 Haziran 2011 Pazar

ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ 156 İTFAİYE ERİ ALACAK...

ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ
156 İTFAİYE ERİ PERSONEL ALACAK
  
     Ankara Büyükşehir Belediyesi 2010-KPSS (B) grubu sınavına girmiş Lise, Önlisans ve Lisans mezunlarından 156 İtfaiye Eri alacak. 11 Temmuz 2011 tarihi itibariyle 30 yaşını doldurmamış olanlar 30 Hazirana kadar başvurmalılar...

15 Haziran 2011 Çarşamba

ÜÇ AYLARIN FAZİLETİ ve KANDİLLER ... Muhammed Fesih Kaya

Muhammed Fesih Kaya
 ÜÇ AYLARIN FAZİLETİ ve KANDİLLER

         Allahümme bariklena fi Recebe ve Şaban ve belliğna Ramazan…
         Allah’ım (cc.) bize Recep ve Şaban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır. Âmin.
         Recep Allah Teala’nın (cc.), Şaban Benim, Ramazan ise ümmetimin ayıdır. (h.ş)
         Yüce Allah (cc.) ’a sonsuz şükürler olsun ki, yeni bir rahmet iklimi olan mübarek üç aylara kavuşmuş bulunuyoruz.
         Bu aylar, imanımızdan gelen bir heyecanla ibadet hayatımızın daha canlı tutulduğu rahmeti bol, bereketli bir mevsimdir.
         Recep ayında, Regaip ve Mi’râc; Şaban ayında Berat; Ramazan ayında ise Kadir Gecesi gibi dört ayrı gece bulunmaktadır. Bu geceler, üç ayların manevî atmosferinin bereketli ve hikmetli yıldızları gibidir. Bu geceler halkın din algısında kutsal sayılan gecelerdir. Bu gecelere halk arasında “kandil geceleri”de denir. Kandil anlayışı Peygamber efendimizin uygulamasında yoktur. Hicri üçüncü asırda genelde tasavvufi çevreler tarafından kutlanmaya başlanmıştır. Osmanlı da ise ilk kez 2.Selim zamanından itibaren minarelerde kandillerin yakılmaya başlanması ile beraber Kandil olarak anılmış ve bu çerçevede görkemli törenlerle kutlanmaya başlanmıştır.
         Bu aylar, dua ve yakarışların Allah (cc.) 'a arz edilmesi, pişmanlık gözyaşlarıyla günahların yıkanması, yapılan ibadet ve taatlere verilen sevabın katlanması bakımından kaçırılmayacak bir fırsattır.
         Bu günlerde nefisler hesaba çekilmeli, ana sermayemiz olan ömrümüzün nerede ve nasıl tüketildiği gözden geçirilmeli, amel defterimize neler yazıldığı, Mahşer günü kurulacak büyük divanın tek Hâkimi Yüce Allah (cc.)'ın hakkımızda nasıl bir hüküm vereceği düşünülmelidir.
         Bu aylar dua ve tövbelerimizin kabul edilme ümidini daha fazla hissedeceğimiz aylardır.
         İnsan hatasız değildir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.): "İnsanların hepsi hata edici ve günah işleyicidir. Hata edenlerin en hayırlısı ise, hatasını bilip tövbe edenlerdir" buyurmuşlardır.
         Yüce Rabbimiz de Kur'an-ı Kerim'de:
         "Ey Müminler! Hepiniz Allah (cc.) 'a tövbe ediniz ki felah bulasınız" buyurmaktadır.

         Ramazan ayına bir hazırlık olmak üzere Recep ve Şaban aylarını daha verimli olarak değerlendirmeli, mümkün olabildiğince kendimizi günahlardan korumaya çalışmalı ve ayrıca bol bol tövbe etmeliyiz. Unutmayalım ki Mevla’mız bu aylar (Recep, Şaban) vesilesi ile bizlerin ibadet ve taat olarak çok yoğun geçecek olan Ramazan’a hazırlanmamızı istiyor. Çünkü Ramazan bizler için artık hasat vaktidir. Aslında her kandil lisanı hali ile bize bunu hatırlatmaktadır.
         İnsanlar, dünyevi işlere kendilerini bazen çok fazla kaptırıyorlar ve uhrevi görevlerini ikinci plana itiyorlar. Zamanın normal seyri sırasında rutin meşguliyetlerle devam eden hayat sıradanlaşıyor hatta sıkıcı olmaya başlıyor.
         Allah Teâlâ (cc.) hem manevi hayattan uzaklaşmamızı önlemek hem de sıradanlaşan zamana ve hayata manevi bir canlılık katmak için bazı ay, hafta ve günlere özel bir değer atfetmiştir.
         Bunlar, bayram günleri ve geceleri, Cuma geceleri, üç aylar diye adlandırdığımız Recep, Şaban ve Ramazan ayı ve Kandil geceleridir.  Üç aylar mevsimi aynı zamanda kandiller mevsimidir. 
         İnsanımız bu günlere özel önem vermiş ve kandilleri, dini duygunun geliştirilmesi için vesile saymıştır. Bu gecelerde özelikle aile büyüklerinde bir araya gelinir, uzakta bulunan akrabalar aranarak hal hatır sorulur, böylece sılayı rahim terk edilmemiş, akrabalık bağları kavileştirilmiş olur.
         Peygamber Efendimiz üç aylar girince şöyle dua ederdi: “Allahümme bariklena fi Recebe ve Şaban ve belliğna Ramazan.”
          “Allah’ım! Recep ve Şaban ayını bize mübarek kıl ve bizi ramazana kavuştur.”
         Üç aylar ve kandiller muhasebe zamanı olarak önemlidir. Her şeyden önce bir nefis muhasebesi yapmak mecburiyetindeyiz. Biz kimiz? Niçin ve kimin için yaşıyoruz? Bu soruların cevabını şu mübarek günlerde fert fert herkesin kendisine sorarak aklıselim ile cevaplandırması, verdiği cevaba uygun bir hayatı da yaşaması gerekir.
         Allah (cc.) ile aram nasıl? Onun istediği bir kul olabildim mi? Beni ondan uzaklaştıran kötü alışkanlıklarım var mı?  Her an ölüm gelecek hassasiyetiyle buna ne kadar hazırlıklıyım? Ahiretimi mamur yapacak bir hazırlığım var mı? Vs.
         Kısaca, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.”  Hadis-i Şerifinin gereğini yapabiliriz.
         İşte, mübarek Üç Aylar ve bunlarda peşi-peşine sıralanan mübarek geceler, bizim hangi noktada olduğumuzu düşünmemiz açısından önemlidir.
         Durum muhakemesi ve muhasebesi yapmamız, tefekkür etmemiz, kendi dışımızda yaşayan din kardeşlerimizi düşünmemiz açısından önemlidir.
         Çünkü mübarek gün ve gecelerin asıl kutsiyeti bizi nefis muhasebesine davet etmesi sebebiyledir. Bizler inananlar olarak bu davete icabet etmek durumundayız.
        
         Kefaret ve kaza borcu olanlar bu aylarda oruçlarını tutabilirler.
         Nafile namazlar, hayır ve hasenatlar çoğaltılabilir.
         Kandiller birer nimettir.
         Evet, nimetler ayağımıza geliyor.
         Üç aylar ve kandiller, içinde yaşadığımız fakat farkında olmadığımız nimetlerdir.
         “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşır, 59/18)
         Üç aylar mevsimi ve kandiller, bu ayetin gereği olarak yani yarınlarımız için hazırlık yapmak için bir fırsattır. Tabii ki kastımız bütün bir yaşamı üç aylar ile sınırlandırmak değil, tam tersine biten enerjimizi, boşalan akümüzün yeniden doldurulması için bu ilahi feyiz ve bereketin zirve yaptığı zaman dilimlerinden en üst derecede istifade etmektir.
         Her biri, müminlerin şuurlanmalarına vesile olabilecek bu mübarek aylar, her sene müminlere hayatın büyük bir süratle akıp gittiğini haber vermek üzere gelen birer ikazcı niteliğindedir.
         Ömrümüz nice ihtar ve ikazlarla geçip gidiyor.
         Asli görevimizin, Dünya ve Ahiretimizin kurtulması için, çalışmak olduğunu anlayabiliyor muyuz? Yani Allah (cc.) ile beraber bir hayat sürdürmek olduğunu, bu hayatı yaşamaya çalışırken “kimin gibi yaşamalıyım?” Sorusuna Peygamber efendimiz gibi diye cevap verebiliyor muyuz? Bütün mesele bu olsa gerek.
         Ömür su gibi akıp geçiyor, bunun farkına varabiliyor muyuz? İşte üç aylar bu akışı haber vermek üzere her yıl bir daha geliyor, tabir caizse bir daha kapımızın ziline basıyor.
         Bu sesi duyabilenlere, bu ikazla kendini toparlayabilenlere müjdeler olsun!
         Mübarek üç aylar içinde öyle feyizli geceler vardır ki, Allah (c.c.) 'ın sonsuz rahmeti bereketi bu gecelerde (daha fazla) yağmur gibi müminlerin üzerine iner.
         Regaip Kandili, Allah-u Teâlâ (cc.) 'nın kullarına bağışta ve bol ihsanda bulunduğu bir rahmet gecesidir.
         Miraç kandili, dinimizin direği namazımızın müminlere farz olduğu bir mübarek gecedir.
         Beraat kandili, Allah (cc.) 'a şirk koşmayan bütün inançlı kulların günahlarından kurtuldukları bir kurtuluş gecesidir.
         Kadir Gecesi, ibadetle geçirilmiş bin aydan daha hayırlı bir gecedir.
         İşte Üç Ayların faziletini artıran, bereketine bereketler katan bu gece ve gündüzler eğer inananları, kendilerini bulmaya vesile olmadan geçiriliyorsa müminlerin daha çok çekecekleri var demektir.
         Dünya bizi aldatmasın... Huzurumuz, İslam'ın yaşanmasına bağlıdır.
         İnandık, derken inanmayanlar gibi yaşamanın, iman ve kurtuluş açısından hiçbir önemi yoktur.
         Bu günleri hassaten akrabalık bağlarının güçlenmesi, Müslümanların arasındaki birlik, beraberlik, kardeşlik duyguların pekişmesine vesile yapmamız gerekir.
         İslâm ile gelen şeyler bir hatıra unsuru olarak değil, yaşanmak için gelmiştir. Hiçbir mübarek gün ve gecenin bugün anlaşılan manada bir merasime ihtiyacı yoktur. Merasimlerle oyalanmak yerine İslâm ile yeniden dirilmeye talip olmalıyız. Artık bazı maddi ve manevi değerlerin kabuğuyla oyalanmak yerine özüne inmeliyiz.
         Tabiidir ki; Müslüman senenin her gününde her ayında, her saatinde, her dakikasında, her saniyesinde Rabbi ile beraber olmak durumundadır. Ama bazı günler vardır ki; o günlerde Müslümanlar daha da hassas olmak zorundadır.
         İnanıyoruz ki; imanla yaşayıp, imanla ahirete göç eden kimse kesinlikle mahzun olmayacaktır.
         Allah (cc.) en değerli varlığımız olan imanımızı elimizden almasın.
         Allah (cc.) bizi dünyada Peygamber Efendimizin (sav.), yolundan, tarzından ve sünnetinden uzak eylemesin.
         Ahiretde Peygamber Efendimizin (sav.) şefaatinden, muhabbetinden, yakınlığından ve beraberliğinden ayırmasın.
         Bize O’nun sünnetini ve getirdiklerini gücümüz yettiğince anlama ve yaşama nimeti lütfetsin.
         Bizi Peygamber efendimize (sav) karşı, dinimiz İslama karşı, kitabımız Kuran’a karşı, vurdumduymaz ve duyarsız kılmasın.
         Bizi Rahmetinden mahrum eylemesin.
         Bu mübarek ayları ve içerisinde bulunan kandillerimizi cümlemiz hakkında hayırlara, iyiliklere, güzelliklere vesile eylesin.
         Feyzinden, bereketinden cümlemizi hissedar eylesin…
         Âmin.
        

         UNUTMAYALIMKİ;
         Recep; tohum ekme,
         Şaban; sulama,
         Ramazan ise; hasad ayıdır.               
         Yıl ağaç gibidir.
         Recep; ağacın yaprakları,
         Şaban; meyvelerin olgunlaşması,
         Ramazan ise; olgunlaşmış olan meyvelerin toplanmasıdır.

Fesih Kaya


Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...