31 Mart 2012 Cumartesi

15 Nisan Pazar günü İstanbul'dan Edirne'ye Gidiyoruz...

Gönül Erleri

İstanbul - Edirne Turu'na

Davetlisiniz...

     15 Nisan Pazar günü 06:00 da yola çıkılacak.
     Yaklaşık 3 saat sürecek olan
 yolculuğumuzda, kek, meyve suyu vs. ikramlarımız olacak.
     Edirne’ye varınca ilk durağımız Edirne savunmasında önemli yer tutan Şükrü Paşa’nın anıtı ve müze olarak düzenlenen tabyalar. Görkemiyle insanı büyüleyen Mimar Sinan’ın ustalık eseri Selimiye Camii, yazılarıyla tanınan Eski Camii ve mimari açıdan yeni bir çağ başlatan Üç Şerefeli camiyi gezeceğiz. Öğlen namazı da bu camilerden birinde kılınacak.
     Doğu Alman mimarisinin tüm özelliklerini taşıyan Eski Gar ve Lozan Anıtını ziyaret ettikten sonra izin alınıp Karaağaç Pazar Kapı sınır karakolu gezilecek ve akabinde öğle yemeğine geçilecek.
     Arasta, Kapalı Çarşı, Ali Paşa Çarşısı ve Bedesten gibi tarihi çarşılarda serbest gezilecek, dileyenler diledikleri yerlerden alışveriş yapabilecekler…
     II. Beyazit’in inşa ettirdiği ve içinde cami, medrese, Bimarhane (akıl hastanesi), Tabhane (dinlenme yeri) ve Aşevinin bulunduğu Beyazit Külliyesi gezildikten sonra Muradiye Camiine geçilecek ve ikindi namazı kılınacak. 
     Ardından Balkan Şehitliği, Saray içi ve müzesi gezildikten ve Meriç kıyısına hareket ediyoruz. Dingin akan Meriç’in kıyısında yudumlayacağımız çaylarımızın bitiminde akşam 17:00 gibi İstanbul’a hareket ediyoruz. Akşam namazı dönüşte mola verilecek bir yerde kılınacak.
     Dönüşte de otobüste ikramlar olacak.
     Saat 23:00 da son noktaya dönülmüş olacak...

15 Nisan Pazar Sabahı İstanbul’dan Hareket Saatleri:
06:00 - Tuzla (E5 Kavşağı İETT Durağı)
06:15 - Pendik (E5 Kavşağı İETT Durağı)
06:30 - Kozyatağı (Carrefour önü İETT durağı)
06:50 - 4. Levent (İETT Durağı)
07:10 - Eyüp (E5 Haliç Köprüsü Çıkışı İETT Durağı)
07:25 - Bakırköy (E5 deki Ömür Restaurant’ın önü)
07:45 - Avcılar (İÜ. Kampüsü önü)

15 Nisan Pazar Akşamı İstanbul’a Varış Saatlari:
21:00 - Avcılar (İÜ. Kampüsü önü)
21:20 - Bakırköy (E5 deki Ömür Restaurantın önü)
21:40 - Eyüp Sapağı (Haliç Köprüsü Çıkışı İETT Durağı)
22:00 - 4. Levent (İETT Durağı)
22:20 - Kozyatağı (Carrefour önü İETT durağı)
22:40 - Pendik (E5 Kavşağı İETT Durağı)
23:00 - Tuzla (E5 Kavşağı İETT Durağı)
adresimize ad, soyad, cep tlf. numaranızı ve
kaç kişi olacağınızı yazarsanız
sizi arayıp bilgilendiririz…
size dönülecek ve yeriniz ayrılacak.

27 Mart 2012 Salı

KELİMELER - KAVRAMLAR ...NÂMUS



KELİMELER - KAVRAMLAR
NÂMUS

     Saklanılan yer, avcı kulübesi, keşiş hücresi, kuvvetli bir ihtimalle de "vızıldamak" mânalarına gelen bir kelime. Kelimenin en çok kullanılan anlamlarından biri de ilâhi kanun veya sadece kanundur. Bu kanun, peygamberlere vahiy vasıtasıyla gelir ve onlar tarafından haber verilir. Yalnız peygamber mertebesindeki kimseler bu manâda vâzıu'n-nevâmis'tirler. Arapça'dan tercüme yoluyla bu kelime aynı zamanda ortaçağda İbranice'ye "kânun, dini kânun (başka milletlerin), ahlâk, edep ve erkân kâideleri" anlamında geçmiştir... Şurası kayda değer ki, kelime, bugünkü Mekke lehçesinde de böyle bir tekâmüle uğramıştır. Aynı zamanda nâmus, insanlar arasında lekesiz ve şerefli karşılığında da kullanılır. Müterâdifi (eşanlamlısı) "âr"dır.
     Kelime hadislerde daha çok Cebrail (a.s)'ın adı olarak geçer. Bilindiği gibi Hz. Peygamber'e vahyin gelmeye başladığı ilk günlerde Hz. Hatice vâlidemiz kendisini, amcası Varaka b. Nevfel'e götürmüş, Peygamber Efendimiz olup bitenleri anlattığında Varaka; "O sana görünen Melek Cebrâil (a.s), Allah'ın Mûsâ Peygamber'e de göndermiş olduğu nâmus'tur..." demişti (Buhâri, Bedül-Vahiy, III; Enbiya, 23; Tefsir, Sûre, 96; Ta'bir, I; Müslim, İmân, 252; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 312, IV,198, VI, 223, 233).
     Aynı zamanda, nâmus; başkalarının vâkıf olamadığı sırra sahip olan diye de açıklanmıştır (Buhâri, Enbiya, 23).
     Nâmus kelimesi dilimizde yaygın olarak ırz, iffet, haya, edeb, doğruluk, dürüstlük, itibâr, güvenilirlik, ahlâkî ölçülere bağlılık, emniyet, şan, şeref, temizlik gibi fazilet ve yüksek değer taşıyan hasletleri ifade etmek için kullanılır. Yunanca asıllı bir kelime olduğu söylenir. Nâmus kelimesi dilimizde daha çok "utanma duygusu" karşılığında kullanılmaktadır. Bu anlamda Peygamber Efendimiz; "Bütün peygamberlerce söylenegelen bir söz vardır; o da, "utanmazsan istediğini yap" sözüdür" buyurmuştur (Buhâri, Enbiya, 54; Edeb, 78; Ebû Davud, Edeb, 6; İbn Mâce, Zühd, 17; Mâlik b. Enes, Muvatta', Sefer, 46; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., IV, 121, 122; V, 273). Görüldüğü gibi utanma duygusu her devir ve her millet için geçerlidir.
     Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde de nâmus sözcüğü karşılığında "iffet, haya, mahrem yerini koruyan" vs.. ifadeleri kullanılmış ve bu duygulara sahip olan kimseler övülmüş; bu duyguları çiğneyip saygısızlık edenler ise yerilmişlerdir (el-Enbiya, 21/91; el-Müminûn, 23/1-7; et-Tahrim, 66/12; el-Meârir, 70/29-30). Ayrıca, iffetli (nâmuslu) olmanın ahirete taalluk eden yönü de vardır (el-Ahzâb, 33/35).
     İslâm dininde her vesileyle kişilerin nâmuslu (dürüst ve iffet sahibi) olmaları istenmiş ve bu konuda kadın-erkek ayırımı yapılmaksızın şöyle buyurulmuştur: "Mümin erkeklere söyle; gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah (onların) yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mümin kadınlara da söyle; gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar..." (en-Nur, 24/30-31). Şu halde nâmuslu olmanın yollarından biri, gözü haramdan korumaktır. Bir diğer yol da meşru evliliktir (en-Nûr, 24/32).
     İslâm dininde kişilerin nâmus ve şerefini korumaya da büyük önem verilmiş, özellikle dürüst ve nâmuslu kimselere iftirada bulunmak büyük günah sayılmış ve bu tür davranışlar şöyle yasaklanmıştır:
     "İffetli kadınlara zina isnad edip de, sonra dört şahid getirmeyenlere seksen değnek vurun; ebediyyen onların şahidliğini kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir" (en-Nur, 24/4).
     "İffetli, hiç bir şeyden habersiz, mümin kadınlara zina isnad edenler dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir. Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahidlik ettikleri gün onlar büyük azâba uğrayacaklardır" (en-Nûr, 24/23-24).
     "Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, bir şey yapmadıkları halde eziyet edenler, bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir" (el-Ahzâb, 33/58).
     İffetli ve hiç bir şeyden haberi olmayan mümine hanımlara iftira atmak, Hz. Peygamber'in hadisinde de helak edici yedi büyük günah arasında sayılmıştır (Müslim, İman,145). Ancak, kişilerin nâmus ve haysiyetlerini koruyabilmeleri için kendilerinin de gerekli tedbiri almaları istenmiş ve şöyle buyurulmuştur: "Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman örtülerini üstlerine alsınlar (vücutlarını örtsünler); onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur..." (el-Ahzâb, 33/59).
     İffetli ve dürüst olmak, sıhhatli ve kalıcı bir âile yuvasının tesisinde de çok önemli bir faktördür. İşte bunun içindir ki; Kur'an-ı Kerim'de; "Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara yakışırlar. İyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara yakışırlar..." buyurulmuştur (en-Nûr, 24/26).
     Hz. Peygamber de utanma duygusu (haya, nâmus) ile ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: "Allah gerçeği söylemekten sakınmaz (haya etmez)" (Buhârî, İlim, 50);
"Allah'dan gereği gibi haya ediniz" (Tirmizi, Kıyâme, 24; Ahmed b. Hanbel a.g.e., I, 387);
"Îman; yetmiş küsür şubedir, haya da imandan bir şubedir" (Müslim, İman, 57, 58);
"Utanma duygusu insana hayır getirir (vakar ve sekinet kazandırır)" (Müslim, İman, 60, 61).
     Ancak, ilmi ve dini konuları sorup öğrenme konusunda utanma olmaması gerektiğini de özellikle belirtmişlerdir (Buhâri, İlim, 50). Yine dinimizce bir müslümanın ırzı (nâmusu), diğerlerine kesinlikle haram kılınmıştır (Ahmed b. Hanbel, a.g.e., III, 491).
     Âyet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi, utanma duygusu, aynı zamanda inanmış olmanın bir gereğidir. Kişilerin nâmus, şeref ve haysiyetleri söz konusu olduğundan, bu duyguya sahip çıkmak ve onu yaşatmaya çalışmak çok önemlidir. Çünkü bu duygunun azaldığı veya yok olmaya yüz tuttuğu toplumlar ahlâken dejenere olmaya da yüz tutmuş demektir. Ahlâki çöküntüye uğramış toplumların varlıklarını uzun süre devam ettiremedikleri hususu ise târihi bir gerçektir.

ŞAMİL İSLAM ANSİKLOPEDİSİ
Ahmet GÜÇ

22 Mart 2012 Perşembe

İSLAM İLMİHALİ ... Altıncı Bölüm: NAMAZ ... 10. Konu: CUMA NAMAZI - A) Dindeki Yeri ve Hükmü

İ S L A M    İ L M İ H A L İ
Altıncı Bölüm: Namaz
Onuncu Konu: CUMA NAMAZI
     Cuma, İslâm dininde çok önemli kabul edilen haftalık toplu ibadet günüdür. Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre cuma günü, daha önce yahudi ve hıristiyanlar için haftalık ibadet günü olarak belirlenmiş, fakat onlar bunu değiştirerek yahudiler cumartesiyi, hıristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibadet günü kabul etmişler; son olarak cuma günü, müslümanlar için yeniden haftalık ibadet günü kılınmıştır.
     Cuma gününün önemine ve haftalık toplu ibadet günü seçilmesinin anlamına ilişkin olarak Hz. Peygamber'den birçok hadis rivayet edilmektedir. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:      "Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Âdem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkmıştır. Kıyamet de cuma günü kopacaktır" (Müslim, "Cum`a", 18).
     Başka bir hadiste bu günde yapılan duaların kabul edileceği bir anın (icâbet saati) bulunduğu haber verilmektedir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber "Ben icâbet saatinin, hangi an olduğunu biliyordum, fakat Kadir gecesi gibi, bu da bana unutturuldu" (Hâkim, I, 279) buyurmuştur.
     Âlimler Hz. Peygamber'in bu ifadesine dayanarak Allah'ın güzel isimleri arasında İsm-i A`zam'ın, ramazanın son on günü içerisinde Kadir gecesinin gizli tutulması gibi icâbet saatinin de gizli tutulduğunu ve bu suretle insanların gün boyu Allah'a yönelmelerinin sağlanmasının hedeflendiğini söylemişlerdir.
     Yine cuma günü ile ilgili olarak, gerekli temizliği yaptıktan sonra camiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin daha önceki cuma ile bu cuma arasında işlediği günahların affedileceği belirtilmiş (Buhârî, "Cum`a", 6, 19; Müslim, "Cum`a", 26), bu günü hafife alarak üç cuma namazını terkeden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir (Ebû Dâvûd, "Salât", 204). Kurban bayramı arefesinin cumaya rastlaması halinde halk arasında o yıl yapılan haccın, "hacc-ı ekber" (büyük hac) olarak isimlendirilmesi de cumanın önemiyle ilgilidir.
     Cuma günü müslümanlar açısından büyük önem taşıdığı ve âdeta bir bayram günü kabul edildiği için, perşembe günü akşamından başlamak üzere maddî ve mânevî temizliğe her zamankinden daha fazla önem vermek gerekir. Bunların başında boy abdesti almak gelir ki cuma günü boy abdesti almak bilginlerin çoğuna göre sünnet, bazılarına göre farzdır. Bunun yanın-da, cuma günü namaza gelmeden önce tırnak kesme, dişleri temizleme gibi bedenî temizlikler yapmak, temiz elbiseler giymek, başkalarını rahatsız et-meyecek, aksine onların hoşuna gidecek güzel kokular sürmek sünnet olan davranışlardır. Mümin, böyle değerli ve önemli bir günün mânevî havasına girmeli, dua ve tövbesini bu günde saklı olup dua ve tövbelerin kabul edileceği vakit olduğu bildirilen "icâbet saati"ne denk düşürmeye çalışmalı, ayrıca Kur'an okumalı, tezekkür ve tefekkür etmeli, Resûlullah'a salâtü selâm ge-tirmeli ve samimi bir kalp ile yüce Allah'a dua ve istiğfarda bulunmalıdır.
     Hutbe okunurken konuşmak, cuma vakti alışveriş yapmak ve cuma gü-nü yolculuğa çıkmak gibi yapılması, cuma namazının terkine yol açabileceği endişesiyle hoş karşılanmayan davranışların hükümleri aşağıda ele alınacaktır.
     A) DİNDEKİ YERİ ve HÜKMÜ
     Cuma namazı farz-ı ayındır. Farz olduğu, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Kur'ân-ı Kerîm'in 62. sûresi, cuma namazından bahsettiği için Cuma sûresi olarak adlandırılmıştır. Bu sûrede yüce Allah şöyle buyurmuştur:
     "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırılınca Allah'ı anmaya (namaza) koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca yeryüzüne yayılın da Allah'ın lutfunu arayın ve Allah'ı çok çok anın ki felah bulasınız" (el-Cum`a 62/9-10).
     Hadis kitaplarında gerek cuma namazının fazileti, gerekse kuvvetli bir farz olduğu ve bu namazı özürsüz olarak terketmenin büyük günah sayıldığı konusunda sahih hadisler bulunmaktadır.
     "Allah, önemsemediği için üç cumayı terkeden kimsenin kalbini mühürler" (Ebû Dâvûd, "Salât", 204; İbn Mâce, "İkametü's-salât", 93; Tirmizî, "Cum`a", 7; Nesâî, "Cum`a", 2) ve
     "Birtakım kimseler, ya cuma namazını terketmekten vazgeçerler ya da Allah onların kalplerini mühürler ve artık onlar gafillerden olurlar" (Müslim, "Cum`a", 12; Nesâî, "Cum`a", 2).
     Hz. Peygamber'in cuma namazını ilk defa hicret esnasında, Medine yakınlarındaki Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf kabilesini ziyaretleri sırasında oradaki namazgâhta kıldırmış olduğu bilginlerce kabul edilmektedir. Öte yandan, kaynaklarda daha hicretten önce Es`ad b. Zürâre'nin Medine'de cuma namazı kıldırdığı kaydedilmektedir. Bu durum karşısında cuma namazının ne zaman farz kılındığı hususunda iki farklı rivayet ve görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisine göre cuma namazı Mekke'de farz kılınmış olmakla birlikte müşriklerin baskıları yüzünden orada kılınamamıştır. Diğer rivayete göre, cuma namazı hicret esnasında farz kılınmıştır ve ilk cumayı Hz. Peygamber Rânûnâ vadisinde kıldırmıştır. Bu rivayeti benimseyenlere göre, Es`ad b. Zürâre'nin cuma namazı kıldırması uygulaması farz değil, nâfile hükmü kapsamındadır.
     Bütün müctehidlere göre cuma namazı farz-ı ayın olup, Resûlullah zamanından itibaren farklı görüş açıklanmadığı için, bu hususta icmâ meydana gelmiştir.
     Cuma namazı, cuma günü öğle namazı vaktinde kılınan ve farzı iki rek`at olan bir namazdır. Bu namazdan önce hatibin hutbe okuması namazın sıhhat (geçerlilik) şartlarındandır. Cuma namazı o günkü öğle namazının yerini tutar.
     B) CUMA NAMAZININ ŞARTLARI ve
     C) CUMA NAMAZININ KILINIŞI
başlıklı konularımızı da bilahare yayınlayacağız...

  
 

21 Mart 2012 Çarşamba

İSLAM TARİHİ ... Bİ'R-İ MAÛNA FACİASI

İSLAM TARİHİ
Bİ'R-İ MAÛNA FACİASI

     Hicret’in 4. senesi Sefer ayı idi.
     Benî Âmir kabilesinin efendisi ve reisi Ebû Bera Âmir b. Mâlik, Pey­gam­be­ri­mizi ziyaret maksadıyla Medine’ye geldi. Ebû Bera, samimi bir insan, Resûl-i Ekrem’e ve Müslümanlara dost biriydi. Efendimize hediye etmek üzere de iki at ile iki deve getirmişti. Ancak Resûl-i Ekrem, “Ben, müşriklerin hediyesini kabul edemem. Eğer hediyenin kabul edilmesini istiyorsan Müslüman ol!” di­yerek onun hediyesini kabul etmedi ve kendisini Müslüman olmaya davet etti.
     Ebû Bera o anda Müslüman olmadı, ama İslamiyete kar­şı gösterdiği alâka­dan da vazgeçmedi. Peygamber Efen­dimize, “Yâ Muhammed! Beni davet etti­ğin din, pek güzel, pek şereflidir. Kavmim benim sözümü dinler. Eğer sahabe­lerinden birkaçını Kur’an ve sün­ne­ti öğretmek üzere gönderecek olursan, ümit ederim ki davetini kabul ederler!” dedi. [1]
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, Necid halkına pek güvenmiyor­du. Ashabına bir hainlikte bulunabilirler endişesini taşıyordu. Bu endişesini, “Göndereceğim ki­şiler hakkında Ne­cid halkından korkarım!” diyerek de izhar etti.
     Ancak Ebû Bera teminat verdi. “Ben onları himâyeme aldıktan sonra, Necid halkının onlara dokunması hadlerine mi düş­müş?” dedi.
     Ebû Bera’nın güvenilir, sözüne itimat edilir biri olması, Peygamber Efendi­mizin endişesini giderdi. Sonunda, kırk veya yetmiş kişiden ibaret irşad heye­tini göndermeye karar verdi. Altısı muhacir, diğerleri ensardan idi. Hepsi de Suf­fa ehli idi. Başlarına Münzir b. Amr tayin edildi. [2]
     Peygamber Efendimiz, ayrıca Necid halkına ve Benî Âmir reislerine veril­mek üzere heyetle birlikte bir de mektup gönderdi.
     İrşad ve tebliğ heyeti Bi’r-i Maûna denilen mevkiye vardı. Burası, Me­dine’nin doğu tarafına düşen, Süleym ile Âmiroğulları yurtları arasında kalan, Benî Süleym’e âit bir su kuyusu idi. Burada Hz. Re­sû­lul­lah’ın mektubunu Amir b. Tufeyl’e götürmek vazifesini, Haram b. Milhân üze­rine aldı. Bu sa­habe, mektubu götürüp ona teslim etti. Ne var ki mektubun muhatabı Âmir, okuma gereği bile duymadan elçi sahabeyi orada şehit etti. [3]
     Aziz şehidin, bu hain adamın darbeleri altındaki son sözleri şunlar oldu: “Allahü Ekber! Kâbe’nin Yüce Rabbine yemin olsun ki kazandım gitti!” [4]
     Âmir b. Tufeyl, bu masum sahabeyi şehit etmekle de yetinmedi; Âmiroğul­la­rını, heyetteki diğer sahabeleri de öldürmek için yardıma çağırdı. Ancak Âmiroğulları, önceden Ebû Bera’ya, gelecek irşad heyetine dokunmaya­cak­la­rına dair söz vermiş bulunduklarından, bu adama yardıma yanaşmadılar.
     Benî Âmir’den yardım konusunda red cevabı alan Âmir, bu sefer kendisi gibi gözleri ve gönülleri kan ve kin ile dolmuş Süleymanoğullarından birkaç kabilenin yardımını temin etti. Hep birlikte, Maûna Kuyusu mevkiinde olup bi­tenden habersiz bekleyen masum sahabeleri de şehit etmek üzere harekete geçtiler.
     Bu arada, mektubu götüren sahabenin geciktiğini gören irşad heyeti, din­lendikleri Maûna Kuyusu mevkiinden durumu öğrenmek üzere Necid bölge­sine doğru yol almışlardı.
Tam o sırada, karşılarında elleri silahlı kalabalık bir müşrik topluluğu bul­dular. Sahabeler, kılıçlarını sıyırarak kendilerini çepeçevre kuşatanlara, “Vallahi, bizim sizinle hiçbir işimiz yok. Biz sadece Pey­gam­be­ri­mizin verdiği bir vazife için yolumuza gidiyoruz!” dediler. [5]
     Fakat kana susamış müşrikler, bu sözlere aldırış bile et­mediler. Kararları kesindi: İslam’ı ve imanı öğretmek kutsî vazifesiyle yola çıkan bu fedakâr sa­habeleri, teker teker şehit edeceklerdi.
     Başlarına gelecekleri fark eden sahabeler, el açarak Rabb-i Rahîmlerine, “Ey Rabbimiz! Durumumuzu Resûlüne haber verecek burada kimsemiz yok. Sela­mımızı ona sen ulaştır! İlâhî! Peygamberin vasıtasıyla kavmimize haber ver ki: Biz Rabbimize kavuştuk. Rabbimiz bizden râzı oldu ve bizi de râzı etti” [6] diye yalvardılar.
     Aynı anda Cebrail (a.s.), bu kahraman sahabelerin selamını ve durumlarını Resûl-i Kibriya Efendimize ulaştırdı. Selamlarına, “Aleyhimüsselam” diyerek karşılık veren Resûl-i Ekrem, ashabına dönerek, müşriklerin bu fedakâr kar­deşlerini şehit etmek üzere olduklarını haber verdi ve onlar için mağrifet dile­melerini istedi.
     Peygamber Efendimiz, ashabına bu haberi iletirken irşad heyetinde bulunan sahabelerin birkaçı müstesna diğerleri hain düşman mızraklarıyla delik deşik edilmiş ve şehit olmuşlardı. Kurtulan sahabelerden ikisi deve gütmeye gitmiş­lerdi, biri ise öldü diye şehitler arasında terk edilmişti. Develeri güden iki sa­habe, bir müd­det sonra Bi’r-i Maûna mevkiine dönünce dehşetli manzarayla ür­per­diler. Bu ciğer parçalayıcı sahne karşısında gözyaşı döktüler. Ken­dine hâ­kim olamayan biri, müşriklerin arkasına takıldı ve şehit oluncaya kadar ken­di­le­riyle çarpıştı. Diğeri ise esir alındı, an­cak sonradan serbest bırakıldı. Şehitler ara­sında öldü diye terk edi­len Ka’b b. Zeyd Hazretleri ise, müşrikler ayrıldık­tan sonra, çıkıp Medine’ye geldi. [7]

     Pey­gam­be­ri­mizin Bedduası
     Bu seçkin sahabelerinin haince bir suikaste kurban git­me­lerinden dolayı, Peygamber Efendimiz, son derece üzüldü.
     Enes b. Mâlik, “Re­sû­lul­lah’ın, Bi’r-i Maûna’da şehit edi­len ashaba yanıp üzüldüğü kadar hiçbir kimseye, hiçbir şeye yanıp üzüldüğünü görmedim!” [8] der.
     Duyduğu derin üzüntü, Peygamber Efendimizi, bu câhillikte bulunanlara beddua etmeye kadar götürdü. Haber aldığı gecenin sabah namazında birinci rekâttan sonra ikinci rekâtın rükûundan doğrulunca şu bedduada bulundu:
“Allahım, Mudar kabilelerini kahreyle! Allahım, Onların yıllarını Yusuf Peygamberin kıtlık yılları gibi çetin yap, başlarına dar getir! Allahım, Lihyanoğullarını, Adal, Kare, Zi’b, Rı’l, Zek­van ve Usayya kabi­le­lerini sana havâle ediyorum. Zira, onlar, Allah’a ve Resûlüne karşı geldi­ler!” [9]
     Pey­gam­be­ri­miz, bu bedduasına bir ay boyunca her vakit namazından sonra devam etti. Sahabe-i Kiram da “Âmin” dediler. [10]
     Fahr-i Kâinat’ın bu duası kabul olundu. Kısa bir müddet sonra adı geçen bölgede kıtlık kuraklık başladı, yağışlar kesildi, sular çekildi, her taraf yanıp kavruldu.
     Ebû Bera da, Resûl-i Ekrem Efendimizin, “Bu, Ebû Bera’nın başımıza getirdiği bir iştir” sitemine ve yapmış olduğu himâye taahhüdünün yeğeni Âmir b. Tufeyl tarafından böylesine canice çiğnenmesine tahammül edemedi ve üzüntüsünden hastalanarak kısa zaman sonra öldü.
     Art arda meydana gelen Recî’ ve Bi’r-Mauna facialarında seksen kadar gü­zide sahabe şehit düşmüştü.

     Pey­gam­be­ri­mizin Anlaşmaya Sadâkat Göstermesi
     Faciadan, Mudarîlerden olduğunu söylemekle kurtulan Amr b. Ümeyye, Me­dine yolunu tuttu. Yolda iki adama rastladı. Bi’r-i Maûna’da sahabeleri şe­hit eden kabileye mensup kimseler olduğu zannıyla bir fırsatını bulup onları öldürdü.
     Medine’ye gelip durumu haber verince, Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Sen ne kötü bir iş yaptın!” buyurdu.
     Zira, bu iki kişi Âmiroğullarından idiler ve Medine’ye gelerek Pey­gam­be­ri­mizle görüşmüşlerdi. Ayrılırlarken de Resûl-i Ekrem kendilerine bir eman ve dokunmazlık yazısı vermişti. İşte Amr’ın öl­dür­düğü, eman verilmiş bu kim­se­lerdi.
     Dokunmazlık yazısını, öldürülen iki kişiyle Peygamber Efendimizden baş­ka­sı bilmiyordu. Buna rağmen, Resûl-i Ekrem, verdiği sözün, bu sözünden ha­be­ri olmayan bir sahabe tarafından ihlâl edilmesi sebebiyle öldürülenlerin di­ye­tini ödedi. Böylece, verdiği sö­ze ve yaptığı anlaşmaya sadâkatini göstermiş oldu.
____________________________________________________________________________
Notlar:
[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 193-194; İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 514; Taberî, Tarih, c. 3, s. 34.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 194; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 52; Buharî, Sahih, c. 3, s. 28.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 52; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 29.
[4] Buharî, a.g.e., c. 3, s. 29.
[5] Buharî, a.g.e., c. 3, s. 28.
[6] Buharî, a.g.e., c. 3, s. 29; Müslim, Sahih, c. 6, s. 45.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 194; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 52.
[8] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 54.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 53.
[10] Ebû Davûd, Sünen, c. 2, s. 68.
Salih SURUÇ
Yazar
Salih Suruç

19 Mart 2012 Pazartesi

HADİS-İ ŞERİFLER ... NİFAK

KÜTÜB-İ SİTTE
HADİS-İ ŞERİFLER
N İ F A K
1. (5765)- İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
     "Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar."
[Buharî, İman 24, Mezalim 17, Cizye 17; Müslim, İman 106, (58); Ebu Davud, Sünnet 16, (4688); Tirmizî, İman 14, (2634); Nesâî, İman 20, (8, 116).]

     AÇIKLAMA:
     Nifak, bâtının zâhire muhalefetidir. Eğer bu, imanî itikadda olursa buna nifaku'l-küfr denir, eğer inanç esaslarına müteallik olmazsa buna  nifaku'l-amel denir, buna bizzat yapmak da girer, terk de girer. Nifakın pek çok mertebeleri, dereceleri vardır. Esasen Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada nifaka giren bütün  vasıfları  saymış değildir. Başlıcalarına dikkat çekmiştir. Nitekim bir başka rivayette nifakın dört değil üç alâmeti olduğu  söylenir: "Konuşunca yalan söyler, söz verince döner, itimad edilince  ihanet eder." Hatta bu sonuncu vechin izahında alimler: "Bu üç hasleti zikrederek diğer hasletlere bir uyarıda bulunmuştur"  derler ve şu açıklamayı yaparlar: "Diyanetin aslı üç esasa inhisar eder: Kavl (söz), fiil (iş), ve niyet. Aleyhissalâtu vesselâm kizb ile kavlin fesadına, hıyanetle fiilin  fesadına, verdiği sözden dönme (hulf) ile de niyetin fesadına uyarıda bulunmuştur."
     Nevevî der ki: "Ulemadan bir kısmı, zikri geçen hasletler bazan, tekfir edilemeyeceği hususunda herkesin icma ettiği, Müslümanlarda da bulunduğu için, bu hadisi müşkil bulmuştur. Aslında hadis müşkil değildir, bilakis manası da sahihtir. Muhakkik alimlerimiz derler ki: "Bu hadisin manası şudur: "Sayılan bu hasletler nifaktırlar. Bu hasletleri taşıyanlar, bu vasıflarda münafıklara benzerler ve onların ahlaklarıyla ahlaklanmışlardır."
     İbnu Hacer, Nevevî'nin bu açıklamasını daha da açar: "Derim ki: "Bu cevaptan çıkan netice, hadisteki münafık tesmiyesinin mecaza hamlidir, yani "Bu hasletleri taşıyan kimse  münafık gibidir" demektir. Bu yorum da "nifak"tan kastedilen şeyin "nifaku'l-küfr" olmasına  binaendir. Nitekim, mezkur işkale cevap olarak şu açıklama da getirilmiştir: "Hadiste geçen "nifak"tan murad  nifaku'l-ameldir. Bunu, daha önce de belirttik. Bu açıklama Kurtubî'nin de hoşuna gitmiş, hatta Hz. Ömer'den gelen şu rivayetle buna delil de getirmiştir. Hz. Ömer, Huzeyfe (radıyallahu anhümâ)'ye; "Bende nifaktan bir şey biliyor musun?" demiştir. Hz. Ömer burada nifaku'lküfrü kastetmiş değildir, bilakis nifaku'l-ameli kastetmiştir.
     Bazı alimler, "hadiste mezkur sıfatlara nifak denmesi, o hasletleri irtikab etmeye karşı korkutma ve sakındırma maksadını güder, zahir, kastedilenden farklıdır" demiştir. Bu açıklamayı da Hattâbî beğenmiştir. Hattâbî şu ihtimale de yer verir: "Bu sıfatla muttasıf olan kimse, o haslete iyice alışmış ve kendisinde sabit bir yol, değişmez bir huy halini almış olan kimsedir." Bu tahminini hadiste geçen إِذَا  edatıyla delillendirir. "Bu edat hangi fiilin başına getirilirse, onun tekerrürünü ifade eder" der.
     Bazı alimler de: "Hadisteki nifak ıtlakı, o hasletlerin galebe çalması sebebiyle onları mühimsemeyen, hafife alan kimseye aittir" demiştir. "Çünkü, derler, kimin hali bu olursa umumiyetle o kimsenin itikadı da bozuk olur.
     Bazıları bir başka nokta-i nazardan hadisi değerlendirmiştir. Bunlara göre, münafık kelimesinin başındaki eliflam, "ahd" içindir. Yani münafıkla kastedilen  belli muayyen bir şahıs vardır veya Resulullah devrindeki münafıklar hakkındadır. Bu görüş sahiplerinin verdikleri örnekler hep zayıf hadislere dayanır."
     Özetleyerek aldığımız bu yorumları kaydeden İbnu Hacer yapılan bu açıklamalar arasında Kurtubî'nin  hoşuna giden te'vilin en güzel te'vil olduğunu söyler.

2. (5766)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Nifak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde vardı. Şimdi ise, imandan sonra küfür vardır." [Buhârî , Fiten 21.]

     AÇIKLAMA:
     Burada Huzeyfe İbnu'l-Yeman (radıyallahu anh) ne demek istemiştir? Bunun izahında farklı  yorumlar ileri sürülmüştür:
* İbnu't-Tin der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde münafıklar, dilleriyle inanıyorlar, kalpleriyle inanmıyorlardı. Fakat Aleyhissalâtu vesselâm'dan sonra gelenler İslam içinde ve İslam fıtratı üzere doğdular. Öyleyse onlardan kim küfre düşerse mürteddir. Bu sebepledir ki, münafıkların tabi olduğu ahkâmla, mürtedlerin tabi olduğu ahkam farklı olmuştur."
* İbnu Hacer de şu yorumu yapar: "Huzeyfe (radıyallahu anh)'nin, nifaka düşmeyi nefyetmediği açık, her halukârda o, önceki münafıklarla sonraki münafıkların hükümlerinin aynı olmadığını söylemektedir. Çünkü nifak, küfrü gizleyip iman izhar etmektir. Bunun her asırda olması mümkündür. Hüküm farklılık kazanmıştır. Çünkü Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), onlarla iyi geçiniyor, onların İslam diye izhar ettiklerini onlardan kabul ediyordu, hatta onlardan İslam'a muhaliflik ihtimali zuhur etse bile. Amma Aleyhissalâtu vesselâm'dan sonra, İslam'a muhalif bir şey izhar eden kimse, izhar ettiği bu şeyden dolayı derhal muaheze edilir, kendileriyle iyi geçinmeye ihtiyaç kalmadığı için iyi geçinme hatırına bu hatalar gözardı edilip terkedilemez."
* Bazı alimler de şunu söylemiştir: "Hz. Huzeyfe'nin maksadı, İmama itaati terketmenin cahiliye işi olduğunu söylemektir. İslam'da ise cahiliye yoktur veya cemaate tefrika sokmak Cenab-ı Hakk'ın   وََ تَفَرََّقُوا   "Tefrikaya düşmeyin..." emrine aykırıdır. Bütün bunlar artık gizlikapaklı değildir. Öyleyse bu, imandan sonra küfür gibidir."

3. (5767)- Esved rahimehullah anlatıyor: "Hz. Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un ders halkasında idik. Huzeyfe (radıyallahu anh) geldi ve yanımızda durup bize selam verdi:
"Nifak, sizden hayırlı bir kavme indirildi" dedi. Esved de (hayretle):
"Sübhanallah, Aziz ve Celil olan Allah: "Münafıklar cehennemin en aşağı derekesindedir" (Nisa 145) buyuruyor" dedi. Bunun üzerine Abdullah tebessüm etti. Huzeyfe de mescidin  bir kenarına oturdu. Derken Abdullah kalktı ve arkadaşları da dağıldılar. Huzeyfe beni çağırmak için bana bir çakıl attı, yanına geldim. Bana: "Abdullah'ın  gülmesi tuhafıma gitti, halbuki o benim söylediğimi bilen birisi. Yemin olsun nifak, siz (tabiiler)den daha hayırlı bir kavme indirildi. Onlar (nifaktan) sonra tevbe ettiler. Allah da tevbelerini kabul etti" dedi." [Buharî,Tefsir, Nisa 25.]
     AÇIKLAMA:
1- Alimler, ayete dayanarak "münafıkların azabı kâfirlerin azabından daha şiddetlidir. Çünkü onlar, dinle istihza etmektedirler" demişlerdir.
2- Hadiste sahabelerin tabiinden daha hayırlı olmalarına rağmen nifakın yani münafıklığın  onlardan çıkmış olmasını söylemekle Hz. Huzeyfe muhataplarına ciddi bir uyarıda bulunmuş olmaktadır.
İbnu Hacer der ki: "Münafıklıkla iptila edilenler sahabe tabakasından idiler. Sahabe ise tabiin tabakasından hayırlıdır. Lakin Allah onları nifakla iptila etti. Onlar irtidad ettiler ve münafık oldular, böylece onlardan hayırlılık gitti. Birkısmı tevbe etti ve hayırlılık onlara geri geldi. Sanki Hz. Huzeyfe, hitap ettiği kimseleri sakındırdı ve onlara gururlanıp aldanmamalarını hatırlattı. Çünkü kalp dönücüdür. Bugünkü hal üzere gidemeyebilir. Bu sebeple onları imandan çıkmaya karşı  sakındırdı. Çünkü ameller sona göre değerlendirilecektir. Onlara, imanlarından son derece güven içinde olsalar bile, Allah'ın mekrine karşı emin olmamaları gereğini açıkladı. Nitekim onlardan önceki ve kendilerinden daha hayırlı olan sahabe tabakasında buna rağmen irtidad edenler ve nifaka düşenler olmuştur. Sahabeden sonra gelen tabakanın aynı şeye düşmesi haydi haydi imkan dahilindedir."
     Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un tebessümünün, Hz. Huzeyfe'nin bu isabetli açıklaması karşısındaki taaccübünden ileri geldiği belirtilmiştir.
     Hz. Huzeyfe, Hz. Abdullah'ın tebessümünün mahiyetini anlayamamış olmalı ki, niye tebessüm etti diye hayret etmiş ve hayretini el-Esved'e açıklama ihtiyacını duymuş ve: "Niye güldüğüne hayret etmekte haklıyım, çünkü o benim ne demek istediğimi tam anladı ve sözlerimdeki doğruluk ve isabetliliği de biliyor" manasında serd-i kelam etmiştir.
     Hadisten, içine düştükleri nifak ve küfürden dönen zındıkların tevbesinin makbuliyetine delil çıkarmışlardır.

4. (5768)- İbnu Ebi Müleyke rahimehullah anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabından olup da Bedir Gazvesi'ne katılanlardan otuz kadarına yetiştim. Hepsi de kendi hesabına nifaktan korkuyorlar ve dinlerinde fitneye düşmekten kendilerini emniyette hissetmiyorlardı."
[Buharî, İman 36 (Bab başlığında kaydetti).]

     AÇIKLAMA:
1- Hadis, mü'minin iman üzere son nefesini vereceğinden emin olmayıp, "nifaka düşer miyim endişesiyle her an tetikte olması gereğini te'yid ediyor. İbnu Hacer, hadisin açıklanması sadedinde İbnu Ebi Müleyke'nin karşılaştığı ve dolayısıyla imanından endişe içinde olan, nifaka düşmekten korku duyanları belirtme sadedinde Hz. Aişe, kızkardeşi Esma, Ümmü Seleme, Dört Addullahlar, Ebu Hureyre, Ukbe İbnu'l-Haris, Misver İbnu'l-Mahreme vs'nin ismini zikreder. Devamla der ki: "Bunların amelde nifaka düşmekten korktuklarını cezmen söylüyor. Esasen, başkalarından bunun aksine bir rivayet de mevcut değildir. Dolayısıyla sanki burada bir icma mevcuttur. Çünkü mü'mine amelinde, her an, ihlasa muhalif birşeyler arız olabilir. Onların böyle bir durumdan korkmaları illa da onlardan bunun vukuunu gerektirmez. Bu, onların vera ve takvadaki mübalağalarından ileri gelen bir haldir. Allah onlardan razı olsun, şefaatçilerimiz kılsın."
     İbnu Battal der ki: "Onlar korktular, çünkü ömürleri uzadı ve beklemedikleri değişmelere şahit oldular, bunları bertaraf etmeye güçleri yetmedi. Sükut ile müdahene haline düşmekten korktular."

2- Hadisin devamında İbnu Ebi Müleyke der ki: "Onlardan hiçbiri imanda, Hz. Cebrail ve  Mikail imanı üzere olduğunu iddia etmedi. İbnu Müleyke, bu sözüyle o yüce sahabilerin kendilerine iman meselesinde nifakın arız olmadığını cezmen söylemediklerini belirtmektedir. Çünkü, bu husus, Cibril aleyhisselam'ın imanı mevzuunda cezmen ifade edilir.

3- Buhârî hazretleri, aynı rivayetin devamına Hasan Basri rahimehullah'ın şu sözünü ekler: "(Allah Teala'dan) ancak mü'min korkar, ondan kendini ancak münafık emniyette hisseder." Nitekim ayet-i kerimede ولِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ "Rabbinin makamından korkana iki cennet vardır" (Rahman 46). Bir başka ayette de فََ يَأمَنُ مَكْرَ اللَّهِ اَِّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ "Hüsrana düşmüş bir kavmden başka kimse Allah'ın mekrinden emin değildir" (A'raf 99) buyurulur.
     Dikkat edersek Hasan Basri'nin kelamında korkulacak şey mezkur değildir. Alimlerden bir kısmı, kastedilen şeyin "Allah" olduğunu söylemiştir. Diğer bir kısım alimler de nifak olduğunu söylemiştir. Siyak nifak görüşünü destekler ise de, her iki mefhum da muhtevaya uygundur.

17 Mart 2012 Cumartesi

Yeter ki Sen Üzülme! / Abdulkadir Seven


Yeter ki Sen Üzülme!
Abdulkadir Seven
Derdiyle dertlendiklerimize ithaf olunur...
Bugün sana anlatmayacağım ortadoğunun ezilmiş halklarını, yoksul kamplarını, fellucenin çocuklarını. Anlatmayacağım umudunu yitirmiş suratları ve elleri kirlenmiş sokak çocuklarını. Bugün sana ezberci, sloganik içi ruhsuz klişeleşmiş sözlerden sözcükler göndermeyeceğim.
     Doğudan - batıdan, kuyudan - Yusuf'dan bahs etmeyeceğim. Zindanının dilini, Eyyüb'ün sabrını, Yunus'un zikrini anlatmayacağım. Biliyorum, şunu iyi biliyorum ki bu anlatılanları sende çoğu defa okudun ve okuttun.
     Bugün sadece ve sadece; seni, sana anlatacağım ey can!
     Dinle beni ve avuçlarını aç semaya, kalbine nur akana kadar akıt içindekilerini!
Biliyorum çok mahzunsun. Bedenin bitap düşmüş. Kavramların, okudukların, ezberlerin artık ruh alemine işlemiyor. Hayallerin, ideallerin satır aralarında gizli.
     O güzelim düşlerin, avuçlarında büyütüp göz pınarlarından boşalan yaşlarla suladığın o güllerin belki bugün kurudu. Hâlbuki o güllere nice emekler, nice bahar dolu yarınlar biçmiştin.
     Sen üzülme ve mahzun olma Ey Can! Hayata karşı iki katır yük taşırda, iki satır kelamla derdini yazamazsan sakın ha üzülme!
     Riyakâr bakışlar, bol süslü sözler senin etrafında uçuyor belki. Hâlbuki o kadar da ihtiyacın var ki hak ve hakkaniyet adına. Yalın ve mütevazı ama çözüme bir adım daha yakınlaştıracak nasihate.

     Ey Can!
     Dertlerin ibadetlerine mi? yansıdı. Gözyaşlarınla yosunlaştırdığın seccadenin püskülleri ilmik ilmik çürürken bedeninle birlikte çürüdüğünü mü hissediyorsun? Toprak sana daha mı yakın geliyor ey can!
     Sevdiklerin senden birer birer uzaklaşırken kendini o kadar yalnız mı hissediyorsun? İşte dur can! Rabbin' den sana bir kelam. Umudun ve mumun sönmeden.
     “Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder. (Furkân 70)
     İşte bunca olumsuz şartlara, yorgun düşmüş umutlarına karşılık tevbe edip günahlarına af diliyorsan ne mutlu kardeşim sana! Afuv ve Tevvab olana sığınabiliyorsan, sana yapılan bunca eziyete karşı O'na sığınıyorsan ne mutlu sana!
     Yalnız kardeşim sen üzülme! Sana mahsus dertlerin, "hayatın her sillesine dayanırım. Yeter ki sevenlerim yanımda olsun. Vurmaktan da vurulmaktan da korkmam yeter ki sırtımdan vuran canlar olmasın!" deyip hayıflandığın, yapamayacağını zannettiklerin ama yaptıkların... Ağlamaktan sızlandıkların belki kafanı duvarlara vurdukların için sakın ha! Sakın; dertlen ama derdinde boğulma!
     Hüzünlen ama hüznünde kaybolma!
     Her yere düştüğünde direnmek ve var olduğunun idrakine varmak için hayata merhaba de. Merhaba de doğan güneşe ve sabahın ilk ışıklarına.
     Üzülme kardeşim ve üşenme direnmekten! Ne kadar da düştüğünü hisset sende.
     Düşüşlerin yolda oluşunun alameti!
     Düşe kalka yürüyüşlerin insan oluşunun alametidir kardeşim... Düşmekten korkma! O halde.
     Korkacaksan direnip, ayağa kalkamamaktan kork! Düşersen, ayağa kalkmaktan korkma! Düş, ama her defasından direncini ve onurunu dik tut! Ayağa kalk!
     Günahların da senin, tevbelerin de. Umutlarında senin, yarınlarında. Düşüşlerinle erdemli olacak ve kemale ereceksin unutma!
     Yanlışlarınla, hatalarınla, yetersizliklerinle kemale erecek ve bizlere faydan olacak. Etrafına örülmüş onca duvara, çembere, prangalara rağmen sen bizlerlesin. Bizlerin arasında hep direncinle var olacak, ümmete örnek olacaksın.
     Kardeşlerini, çevreni, dostlarını bağışla. Sana yapılanı, saldıranı ve sırtından vuranı bağışla ki bağışlanasın.
     Sözün özü bağışlamadıkça, bağışlanamazsın! İşte o zaman hiç gücenme ve darılma. Ümitsizliğe kapılma. Düştüğünde ayağa kalk! Emi kardeşim.

16 Mart 2012 Cuma

Hatice Güney ile Söyleşi / Toplumun Temel Taşı - Müslüman Kadın

19 Eylül 2009 / Hatice Güney ile Söyleşi /
MuRaKaBe / Emine Ekşioğlu


     O, bir yılı aşkın zamandır Gönülerleri Mail Grubu’muzun aktif üyelerinden. Hayata farklı pencerelerden bakmakta. Nisan ayından beri de birkaç yazısı ile yayınlarımıza renk katmakta. 14 yıllık evli ve bir çocuk annesi.
   Artvin'in şirin ilçesi Arhavi'de bir ev hanımı olan Hatice Güney ile “Kadının, Günümüz Dünyasındaki Sorumlulukları” nı bir kahve molası tadında konuştuk.
     MuRaKaBe: Hatice hanım, sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
     HATİCE GÜNEY: 38 yaşındayım, Artvin doğumluyum. 14 yıllık evli, bir kız çocuk annesiyim ve ev hanımıyım. Tabi birde Gönül Erleri Mail Grubu üyesiyim...

  MuRaKaBe: Geleceğinizle ilgili planlarınız nelerdir?
  HATİCE GÜNEY: Bir anne olarak kızım etkileyici faktör. Onun çok iyi yetişmesini, İslami temeller esasına göre, kendine ve insanlığa faydalı olabilecek derecede iyi bir eğitim almasını çok arzu ediyorum. Rabbimiz tüm çocuklara, İslama hizmet eden salihlerden olmalarını nasip etsin.
   MuRaKaBe: Dini bir eğitim aldınız mı? Kısaca bahsedebilir misiniz?
   HATİCE GÜNEY: iki yıl Diyanete bağlı bir Kuran kursuna gittim. Birde 6 ay kadar  özel tecvid ve mahreç dersleri, temel bilgiler. Ayrıca çocuklara yönelik eğitim dersleri aldım. Daha sonra 8-12 yaş arası çocuklara Kur’an, Hadis, Esma-ül Hüsna, dinin temel bilgileri gibi sorumlulukların öğrenileceği dersler vermek nasip oldu. Bayanlara ev sohbetleri ve düzenleyerek onların bilinçlenmesine vesile olmaya çalıştım. Halende devam etmekteyim.
 "Müslüman kadın, toplumun temel taşıdır" 
 MuRaKaBe: Bir anne olarak kız çocuklarımızı nasıl yetiştirmemiz gerekir?
 HATİCE GÜNEY: Anne; ibadetlerini hakkıyla yerine getirmeli ve çocuğuna bunu neden yaptığını sevdirerek, korkutmadan, tatlı dille anlatmalıdır.
     “Yuvayı dişi kuş yapar” misali kızlarımızı ne kadar iyi eğitirsek, toplum bir o kadar daha güzelleşir. Bugün çok küçüktür dediğimiz kızlarımız gelecekte topluma şekil verecek, anneler olacaklardır. Kadın bilinçsiz olursa, toplumda bozulma felaketi ortaya çıkar.    
 Müslüman kadın toplumun temel taşıdır. Öyleyse, çok sağlamkaraktere sahip olmalı ve anne, çocuklarını çok iyi bir şekilde eğitmelidir. Bugünün çocukları, yarının mimarı olacaklarsa, temelden dini eğitim şart.


   MuRaKaBe: Sizce Müslüman bir kadının sorumlulukları nelerdir?   HATİCE GÜNEY: Her hali ve tavrıyla topluma örnek bir yapıya sahip olmalıdır. “Elhamdulillah Müslümanım” diyen bir bayan Allah (cc.)’nun kulu, kocasının eşi ve çocuğunun annesi (evli değil ise, anne değil ise; kendi anne babasının kızı, kardeşlerinin ablası yahut kız kardeşi) olduğunun bilincinde olmalıdır. Her zaman her yerde seviyeli bir duruşa sergilemelidir. Bilhassa toplum içindeki konuşmasıyla, duruşuyla, edebiyle, her haliyle, Kur’an-ı Kerim’ in emirlerini hatırlatmalıdır ve sorumluluğunun bilincinde olmalıdır.


    MuRaKaBe: Bir bayanın tesettürü nasıl olmalıdır? 
    HATİCE GÜNEY: Tesettür Müslüman bayanların sorumluluklarından biridir. Cenab-ı Hakk kadınlara örtünmenin ölçüsünü Kur’an-ı Kerim’de apaçık bir şekilde bildirmiştir. Kuran-ı Kerimde örtünmeyi isteyip de bilgisi olmayan kardeşlerimizin kolaylıkla anlayabileceği şekilde açıklanmıştır. Allah-u Teâlâ (cc.) Ayeti Kerime’de şöyle buyuruyor:
   “Mümin kadınlara da söyle; Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları (yüz, el ve ayak) müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tabi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah (cc.)'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nûr Suresi, 31)
   İşte Ayeti Kerime'de çok açık bir şekilde bildirildiği gibi, bir bayanın tesettürü, bu ayeti hatırlatacak, unutturmayacak şekilde olmalıdır.
Örtülü manken mi?
    MuRaKaBe: ‘Tesettürlülerin sayısı artıyor’ diyor ve seviniyoruz. Ancak bir yandan da, caddelerimiz yozlaştırılmış bir biçimde sanki örtülü mankenlerin yer aldığı podyumlara dönüşmüş durumda. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
    HATİCE GÜNEY: Bu durum beni çok üzüyor. Görüntü kirliliği gibi bir şey. Kimliği belli olmayan bir karakter misali. Bunlar, günümüzde tesettürün ölçüsünü tam olarak kavrayamamış kadınlardır. İman kalbe inmeden giyilen başörtüsünün ne önemi olabilir ki. İnanç olmadan yapılan ibadet bir yere kadar. Başörtüsü evin çatısı gibidir. Bina tamamlanmadan, en azından kolonları olmadan çatı yapılabilir mi? Tabii ki hayır. Zaten Peygamber Efendimiz (sav.) ifade ettiğiniz örtünme biçimine bin dört yüz küsur sene öncesinden çok güzel bir açıklama getirmiş.
    "Ümmetimin son dönemlerinde, giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar olacak, bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Bunları lanetleyin, çünkü onlar lanetlenmişlerdir."
    Başka bir rivayette; "Onlar cennete giremez ve cennetin kokusunu bile bulamazlar" ilavesi vardır. (Müslim, Libas, 125, Cennet, 52; Ahmed b. Hanbel, II, 223, 356, 440) Başka söze de gerek kalmıyor zaten.


    MuRaKaBe: Rabbim layıkıyla örtünenlerden eylesin inşAllah. Bu gibi ayet ve hadisleri çoğaltmamız mümkün. Bunlar bilindiği halde böylesi seviyesiz tesettür ve kendini bilmez, dikkat çekici tavırlar neden? Neden bu noktaya gelindi? Sebepleri nedir sizce? 
    HATİCE GÜNEY: Bütün bunların sebebi bilgisizliğe, eğitimsizliğe dayanıyor. Birde toplumun dışına itilmek gibi korkular vardır. Bir kadın ne kadar samimice örtünmeye çalışsa da arkadaş çevresi veya ailesi “zaten her tarafını kapattın hiç değilse azıcık da olsa modern kapan, kapandın diye güzel giyinmekten vazgeçemezsin” diyerek kişiyi ikileme sürükleyebiliyorlar. Eşlerin böyle istemesi de son derece etkili. Asıl gerçek olan, ailenin veya çevrenin baskısıyla kadın bu isteklere uymak zorunda değil. Kaldı ki bunlar istek değil de emir olsa bile, “hangi emir, Allah (cc.)'ın emrinden üstün olabilir”.
    Bu noktaya gelinmenin başka sebebi, imanın zayıf kalmasındandır. Hem pek çok kadının fıtratında "ortamın en güzeli olmak, dikkat çekmek" gibi heva ve hevesler vardır. Bazı kadınların da karakterlerindeki zayıflıktan, nefsine yenik düşme tehlikesi ayrı bir felaket. Bir sürü örnekler sunabiliriz.
    Havuzun suyu bir anda kirlenmez. Birikintiler toplandıkça zamanla suda berraklık diye bir şey kalmaz !...


    MuRaKaBe: Öncelikle kendi nefsimizden başlayarak neler yapılması gerek? 
    HATİCE GÜNEY: İnsan bir şey yapacağı zaman o iş için bilgi toplar, kendini bu alanda yetiştirir. Kul olarak ibadete  başlayacaksak bunun kuralı nedir diye araştırıp öğreniriz. Kişi aşçı bile olsa, tarifini bilmediği yemeği yapmaya kalkışırsa o yemek yenmeyecek kadar tatsız olur. İbadet de böyledir. Ne yaptığını, niçin yaptığını bilmediğin ibadetin lezzeti olmaz. Öncelikle nefsimizi terbiye ederken kendimizi Allah (cc.)'ın rahmetine teslim edebilmeliyiz. Dinin bütün kurallarını öğrenmeliyiz. Öğrenirken de; gerek dilimizle, gerekse tavrımızla çevremizdekilere iyi bir örnek olarak bir şeyler yapmaya çalışmalıyız.
    Kapananların, hakkını vererek kapanması lazım. Kadın kapalı, gerçek manada tesettürlü, yüzüne bir bakmışsın ki kaşları incecik yay gibi, gözler sürmeli, gözlerinde yapay bir güzellik dikkat çekiyor. Bu tarz örtünme dinimizin gereği  olan başörtümüzün bütün değerlerini ortadan kaldırıyor. O ince ayrıntı kadının, "imanlı kadın" değil de, güzelliği ile ön plana çıkma arayışında olduğunu sergiliyor. Oysa Peygamber Efendimiz(sav.) “kaş alana da, aldırana da lanet olsun” buyurmuştur. Bilmeden yapılabilir fakat öğrendikleri zaman bile bunu yapan, tesettürlü  bayanlara anlam veremiyorum doğrusu. Nefsimizin isteklerine değil de, Allah (cc.)'ın emrine boyun eğmeyi, şeytana değil de Allah (cc.)'a kul olabilmeyi bilmek lazım.


    MuRaKaBe: Bilindiği üzere Efendimiz(SAV) "Müslüman, bir yanlış gördüğünde ilk önce eliyle, ona gücü yetmezse diliyle, ona dahi gücü yetmezse kalbiyle buğuz etmeli. Bu imanın en zayıf şeklidir" buyurduğu gibi, sizce Mail Grubu olarak bu kaymaya ne gibi çareler arayabiliriz. Neler yapabiliriz de İslam’a aykırı giyim, hal ve hareketlerden kardeşlerimizi kurtarmaya vesile olabiliriz?
    HATİCE GÜNEY: Bizler dinimizi tam anlamıyla bilmeli yaşamalı ve kendi nefsimizle birlikte kardeşlerimizin de nefsini terbiye etmek için çok güzel, seviyeli bir anlatıma sahip olmamız gerekir. Yanlış bir kelime Allah (cc.) korusun insanı felakete kadar sürükleyebilir.
    Günümüze kadar birçok âlimler, hocalar dinimizi anlatıp durdu ve anlatmaya da devam ediyor. İnsanlarda her zaman dinlediler. Ya bazısının anlama kabiliyet dar, ya anlatan karşı tarafa enerji verememiştir ya da gerçekten hayırlı sonuçlar ortaya çıkmıştır. (Taktir ve nasip Allah (cc.)’dan dır.
Burası Arhavi - Artvin.jpg    Her konuda olduğu gibi, dini konularda aynı. Günülerleri Mail Grubu, şimdiye kadar çok güzel bir tablo sergiledi. Sağlam kaynak ve bilgilerle gerçekten taktir edilecek bir düzeyde ilerliyor. Ülkemizin ve dünyanın dört yanından samimice izlendiğinden şüphem yok. Bir haber sitesinin, Genel Koordinatörümüz Murat Şendoğdu ile yaptığı röportajını okudum. Onun idealleri aynı zamanda bizimde ideallerimize dönüştü. inşAllah devamı da gelecektir. Şimdiye kadar olan çalışmalarda bir eksiklik, bir hata göremiyorum. Her şey yerli yerinde...
    Mail Grubu olarak, çalışmaların ve başarıların devamını dilerim.
    Gönül Erleri olarak, "gönüller fethetmek" için, yolunuz açık olsun inşaAllah.


    MuRaKaBe: Bize zaman ayırdığınız ve bu güzel söyleşiyle Gönülerleri Mail Grubumuza renk kattığınız için Grubu’muzdaki onbinlerce kardeşimiz adına size çok teşekkür ederim.
Ve ayrıca bu mübarek Ramazan  bayramının, Gönülerleri üyeleri ve tüm müslüman alemi için hayırlara vesile olmasını Yüce Rabbimizden temenni ederiz...
    HATİCE GÜNEY: Bende teşekkür ederim, Allah Azze ve Celle, Yar ve Yardımcınız olur inşaAllah... Bende sizin aracılığınızla Gönülerleri Mail Grubu üyelerinin ve ümmeti Muhammed(sav)'in Ramazan Bayramlarını canı gönülden kutlar, şeker tadında nice bayramlar yaşanmasını dilerim…
MuRaKaBe :Emine Ekşioğlu

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...