Translate

Gönül Erleri Bloğunda Ara

1 Mayıs 2012 Salı

İSLAM TARİHİ ... UHUD MUHAREBESİ ÖNCESİ


İSLAM TARİHİ
UHUD MUHAREBESİ
Hicret’in 3. senesi  -  7 Şevvâl / Milâdî 625

     Ku­reyş müşrikleri, Bedir’de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorlardı. İleri gelenlerinden birçoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müs­lü­mandan yedikleri ağır darbeyle iz­zet-i nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler nezdindeki prestijleri de haliyle sarsıl­mıştı.
     Ayrıca sahilden giden Şam ticaret yollarının Resûl-i Ekrem tarafından de­vamlı kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuru­yor, onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Ku­reyş müşrikleri bu se­fer Irak yoluyla Şam’a ticaret kervanlarını gön­dermeye başlamışlardı; ama bu­rası da Pey­gam­be­ri­miz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gön­der­di­ği se­riy­ye ile bu yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mal­la­rına el ko­nulmuştu.
     Haliyle, bu durumlar, zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Ku­reyş müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husumetlerini artırıyor, intikam alma duygularını harekete geçiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için adeta can atıyorlardı. Bedir’den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın ha­reketi, onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu için, daha da kabartmıştı.

     Ku­reyş İleri Gelenlerinin Teklifi
     Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam’a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı, Resûl-i Ekrem’in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düş­mekten kıl payı kurtulup Mekke’ye zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbi’nin patlak vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi “Dâ­ru’n-Nedve”de muhafaza edilmekteydi. [1]
     Bu sırada, bilhassa Bedir Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunla­rın da içinden Cübeyr b. Mut’im, Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebû Cehil gibi Ku­reyş’in ileri gelenleri sayılabilecek kimseler, Ebû Süfyan’a şu teklifte bulun­dular:
“Muhammed, büyüklerimizi öldürerek bizi perişan etti. Onlardan intikam alma zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların ser­ma­yesini sahiplerine ve­relim, kârıyla da Müslümanlara karşı harp hazırlığı yapalım!” [2] Teklif oy birliğiyle kabul edildi.
     Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam yüz bin altın... Hisse sahiple­rine sermayeleri olan elli bin altın verildi. Kârıyla da süratle harp hazırlığına başlandı. [3]
     Bedir’den gözü korkan Mekkeli müşrikler, bu sefer büyük bir ordu hazır­lamak kararında idiler. Sadece mahallî gönüllü askerler, hatta devamlı mütte­fikleri bulunan Ahabi [4]  kabilesi askerleriyle de iktifa etmiyorlardı. Arabistan Ya­rımadası’ndaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabileleri kandırmak için de özel bir fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.
     Kendileri Mekke’de süratle harp hazırlıklarını sürdürürken, görevlendir­dikleri, içlerinde birçok ünlü kişinin, şâirin, hatibin de bulunduğu propaganda heyeti ise, bütün Arabistan Yarımadası’nı karış karış dolaşıyor, anlaşabilecek­lerini tahmin ettikleri kabilelere, girişecekleri hareketin mahiyetini anlatarak, halkı Pey­gam­be­ri­mize karşı ayak­landırmaya var güçleriyle uğraşıyorlardı. Bir şâirin tek bir sözü, bir hatibin tek bir hitabesi için kabilelerin ica­bında birbirle­rine girdiklerini, kanlar akıttıklarını kaydedersek, şâir ve hatible­rin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir oldukları ken­di­liğinden anlaşılmış olur.

     Müşrik Ordusu Hazır
     Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılma­sıyla şirk ordusu tam üç bin kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, iki yüz atlı ve üç bin de deve vardı. [5] Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve as­kerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!
     Komutan, Ebû Süfyan Sahr b. Harp idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan’ın ka­rısı ve Bedir’de babasını kaybeden Hind’in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu bu kadın, Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını alacakla­rına dair kadınlara yemin bile ettirdi.
     Ku­reyş ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan b. Uveyf, birini Talha b. Ebî Talha, üçüncüsünü de Ahâbiş kabilesinden biri ta­şı­yordu.
     Ku­reyş, hazırlıklarını böylece tamamlamış ve yirmi gün sürecek uzun bir sefere Mekke’den hareketle çıkmış bulunuyordu.

     Medine’ye Gelen Haber
     Medine’ye, Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam, mektubu Resûl-i Ekrem’e heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mektupta, Ku­reyş müşriklerinin hazırlıklarını ta­mam­la­dıkları ve Me­dine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılıydı.
     Mektubun altındaki imza, Pey­gam­be­ri­mizin amcası Hz. Abbas’a âitti. Re­sûl-i Ekrem’in emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak, hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hatta bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince, Re­sûl-i Ekrem, “Sen bulun­duğun yerde daha güzel cihat etmektesin. Senin Mek­ke’de oturman daha hayırlıdır” [6] buyurmuştu.
     Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhte­viyatını gizli tuttu ve bir­kaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat “Kötü haber ça­buk yayılır” hesabı, Ku­reyş’in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce Ku­reyş ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla birkaç sahabe­yi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücahit­ler, yolda Ku­reyş ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Me­di­ne’ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber ver­di­ler.
     Mücahitlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyu­yordu.

     Ku­reyş Ordusu Uhud’da
     Mekke’den ayrılıp süratle yol alan Ku­reyş ordusu, Şev­vâl ayının başlarında bir Çarşamba günü gelip Uhud dağı­nın yakınında bulunan Ayneyn tepesi ya­nında karargâ­hı­nı kurdu.

     Pey­gam­be­ri­mizin Rüyası
     Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, gördüğü bir rüyayı ashabına anlattı: “Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikâr’ın ağzında ise, bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gör­düm.”
     Ashab-ı kiram, “Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun yâ Re­sû­lal­lah!” diye sor­dular.
     Hz. Resûsullah’ın cevabı şu oldu: “Sağlam zırh giymek Medine’ye, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağ­zında bir gediğin açılmasını görmüş ol­mam, bir zarara uğramayacağıma işa­rettir. Boğazlanmış sı­ğır, ashabımdan bir kısmının şehit edileceğine işarettir. Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince... O, askerî bir birliğe işarettir ki inşallah Allah onları öldürecektir!” [7]
     Bir başka rivayete göre, Peygamber Efendimiz rüyasını, “Rüyamda kılıcı yere çarptım; ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü’min­lerden bazılarının şehit dü­şeceklerine işarettir. Kılıcı tekrar yere çarp­tım; eski, düzgün haline döndü. Bu da, Allah’tan bir fetih geleceğine, mü’minlerin toplanacağı­na işarettir” [8] şek­linde anlatıp yorum­lamıştır.
     Peygamber Efendimizin bir Cuma gecesi gördüğü bu rüya, ashap­la harp hususunda yapacakları istişareye de tesir edecektir.

     Ashapla İstişâre
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, ensar ve muhacirlerin ileri gelenleri­ni bir araya topladı ve kendileriyle bu hususta istişarede bulundu.
     Pey­gam­be­ri­mizin kanâati, gördüğü rüyanın da ilhamıyla, Medine’yi bizzat içeriden müdafaa etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvu­rup onların da kanaatlerini öğrenmek istiyordu.
     Ashabın ileri gelenlerinin birçoğu da, Peygamber Efendimizin bu kanaatine iştirak etti. O âna kadar hiçbir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Ab­dullah b. Übey de bu istişareye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.
     Ancak Bedir Gazâsı’nda bulunmayan kahraman ve genç sahabe­ler, Bedir’de bu­lunan gâzilerin nâil olduğu ecr ve sevabı, Bedir şehitlerinin ulaştığı yüksek de­receleri Resûl-i Ekrem Efendimiz­den işitmekle, o harpte bulunmadıkların­dan dolayı son derece üzülmüşlerdi. Bu sebeple, düşmanı Medine dışında kar­şı­lama arzu­su­nu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyor­lar­dı: “Yâ Re­sû­lal­lah! Vallahi, onların Câhiliyye devrinde bile Medine’ye, üzeri­mize yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslamiyet devrinde onla­rın Medine’ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyrulur? Yâ Re­sû­lal­lah! Biz, Allah’tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar. Düş­manlarımızla gö­ğüs göğüse cenk edelim!” [9]
     Bir kısmı ise şöyle diyordu: “Yâ Re­sû­lal­lah! Eğer onları dışarıda karşılamazsak, düş­man bu durumu korkaklığımıza ve zaafımıza hamlederek şımarır!”
     Bu arzuyu taşıyanlara, cesur ve bahadır bir zât olan Hz. Hamza, Sa’d b. Üba­de, Nu’man b. Mâlik gibi hatırı sayılır, ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kah­raman Hz. Hamza, “Yâ Resû­lal­lah! Sana kitabı indiren Allah’a yemin ede­rim ki bu kılıcımla Medine dışında Ku­reyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek ye­meyeceğim!” diyerek, çıkıp düşman üzerine hücum etme arzu ve görüşünü izhar etti.

     Hz. Hayseme’nin Konuşması
     Hz. Hayseme, Bedir Muharebesi’ne katılmak için oğlu Sa’d ile kur’a çek­miş­ti. Kur’a, Hz. Sa’d’a çıkmıştı. Bedir Harbi’ne katılan Sa’d ise, arzuladığı şe­hâ­det mertebesine ulaşmıştı. İşte, şehit babası Hz. Hayseme de şöyle konu­şu­yor­du: “Yâ Re­sû­lal­lah! Ku­reyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâ­biş’ten asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelerek meydanları­mıza in­diler. Bizi, evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gide­cek­lerdir. Aleyhimizde bir sürü söz söy­leceklerdir. Bu, onların cesaretle­rini artıracaktır. Görüp de karşılaşmazsak ve yurdumuzun ortasından onları kovma­yacak olursak, çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!
     “Allah Teâlâ’nın bizi, Ku­reyş müşriklerine karşı galip getireceği ümit edilir. Eğer ikincisi olursa -ki şehitliktir- Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Hâlbuki, ben onu öylesine özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesi’ne çıkmayı arzuladı­ğımı duyan oğlum, benimle kur’­a çekmişti. Kur’a ona çıktı. Sonunda şehitlik mertebesine o ulaş­tı. Hâlbuki, ben şehit olmayı ne kadar arzu ediyorum! Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyveleri ve ırmakları arasında do­laşıyor ve bana, ‘Cennette arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana vad­ettiği gerçeği buldum!’ diyordu. Vallahi, yâ Re­sû­lal­lah! Sabah gözlerimi açınca, oğ­lu­ma cennette arkadaş olmayı candan özlemeye başladım. Yaşım, fazlasıyla iler­ledi. Artık Rab­bime kavuşmayı özlemekteyim. Yâ Re­sû­lal­lah! Beni şehit­lik­le, cennette oğ­lum Sa’d’ın arkadaşlığıyla nasiplendirmesi için Allah’a dua et!”
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Hayseme’nin bu arzusunu yerine getirdi. Ken­disi için dua etti. [10]
     Ebû Said el-Hudrî’nin babası Mâlik b. Sinan ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! İki şeyden biri bizimdir: Ya, Allah bizi onlara galip ve muzaffer kılar -ki istediğimiz bu­dur- ya da, Allah bize şehitlik nasip eder! Vallahi yâ Re­sû­lal­lah! Bence bu iki­sinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!” dedi.
     Yine kahraman bir sahabe olan Nu’man b. Mâlik ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben şehâdet ederim ki rüyada boğazladığını gördüğün sığırın temsil ettiği asha­bın­dan birisi de benim! Bizi cennetten mah­rum etme! Kendisinden başka ilâh bu­lunmayan Allah’a yemin ede­rim ki ben cennete girsem gerektir!” diye ko­nuştu.
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Ne ile?” diye sordu.
     Hz. Numan, “Çünkü ben, Allah’tan başka ilâh bu­lun­madığına, se­nin de Allah’ın Resûlü olduğuna şe­hâdet eder, Allah’ı ve Resûlünü severim. Düşmanla karşı­laş­tığım gün de yüz çevirip kaç­mam!” dedi.
     Peygamber Efendimiz, “Doğrusun ve gerçeği söyledin” buyurdu. [11]

     Karar
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık ara­zide yapmayı kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu: “Sabır ve sebat ederseniz bu kez Cenab-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen, azm ve gayret göstermektir!”

     Kesin Karardan Sonra
     Günlerden Cuma idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslüman­la­ra cihadın faziletinden, cihada nasıl hazırlanılacağından bahsetti ve “Cihatta geri durmak, ge­cikmek âcizliktir. Sabır ve sebat gösterildiği zaman Allah’ın yar­­dımı gelir. Sabır ve sebat ediniz! Sabır ve sebat ettiğiniz takdirde, Allah’ın yar­­dımı sizinledir” buyurdu. [12]
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaate kıldır­dıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte hâne-i saadetine girdi. Bu iki sahabe, Efen­dimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.
     Resûl-i Ekrem, içeride zırhını giymek, kılıcını kuşanmak­la meşgulken, dışa­rıda toplanmış bulunan Müslümanları, Sa’d b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr, “Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkmaları için Re­sû­lul­lah’a ısrar edip durdunuz. Hâlbuki, ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız, onun istediğini yapınız!” diyerek ikaz et­tiler.
     Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı; hatta pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekrem’in zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış halde evinden çıktığını görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan ka­lalım! Sana aykırı hareket edemeyiz!” diye konuştular.
     Hz. Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu oldu: “Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah, onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.” [13]
     Arkasından da şöyle buyurdu: Süratle, size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah’ın ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebat gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.” [14]
__________
Bu bölümümüze devam edeceğiz...
__________
Notlar
[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 37.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37
[4] Benî Mustalık’la Benî Hevnb. Huzeyme, Mekke’nin alt tarafındaki Hubşa dağı eteklerinde topla­nıp düşmanlarına karşı, sonuna kadar birlikte hareket edecekleri hakkında Mekkeli müşrik­lerle anlaşmış oldukları için, toplantı yerlerine nisbetle bu kabîlelere “Ahabiş” adı verilmiştir.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37; Taberî, Tarih, c. 3, s. 12.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 31.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 66-67; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37-38.
[8] Buharî, Sahih, c. 3, s. 27; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 22.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 45; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[10] İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 1. s. 353.
[11] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[12] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 315.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 68; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 38.
[14] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
Salih SURUÇ
Yorum Gönder

RİYÂZÜ'S SÂLİHÎN'DEN HADİS-İ ŞERİFLER ♥ ✿ܓ ♥ EMÂNETİ YERİNE GETİRMEK - 1

RİYÂZÜ'S SÂLİHÎN'DEN HADİS-İ ŞERİFLER 25- باب الأمر بأداء الأمانة EMÂNETİ YERİNE GETİRMEK - 1 Âyet-i Kerimeler:      1. “...

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...

Gönül Erleri Blogumuza Email Abonesi Olmak İster misiniz?