6 Kasım 2012 Salı

İSLAM TARİHİ ... UMRE SEFERİ


İSLAM TARİHİ
UMRE SEFERİ
Hicret’in 6. senesi Zilkade ayı
Milâdî 13 Mart 628
     Pey­gam­be­ri­mizin Rüyası
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gece rüyasında, hiçbir kor­ku ve en­dişe duy­madan ashabıyla birlikte gidip Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ettiklerini, kimin ba­şını kazıttığını, kiminin de saçını kısalttığını görmüştü. [1]
     Efendimiz, bu rüyasını anlatınca, ashab-ı kiram, görülmedik bir sevinç ve heyecan izhar etmişlerdi. Zira, muhacir Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretlerinin üzerinden kocaman bir altı yıl geçmişti. Bu altı yıl zarfında bü­yüklü küçüklü birçok hadise cereyan etmişti, ama vatanlarının hasreti yine de gözlerinde tütüyordu. Doğup büyüdükleri vatanlarına bir gün tekrar kavuşa­caklarını her an hayallerinde yaşatıyorlardı. Hasret duydukları belde alelâde bir yer de değildi; her gün beş vakit namazlarında yöneldikleri Kâbe-i Muaz­zama’nın bulunduğu mübarek bir belde idi.
     Resûl-i Ekrem Efendimizin, “Siz muhakkak Mescid-i Haram’a gireceksiniz! ” müjdesi, bu bakımdan Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Hatta hemen o yıl gidip Kâbe-i Muazza­ma’yı tavaf edeceklerini zan­net­tiler ve bunu umdular.
     Resûl-i Kibriya Efendimizin bu rüyasını Kur’an-ı Kerim de bize haber ve­rir. [2]

     Medine’den Hareket
     Peygamber Efendimiz, yerine Medine’de Abdullah b. Ümmü Mektum’u bı­raktı. Yemen işi giydiği iki elbisesiyle Pazartesi günü yola çıktı. Kendisiyle bir­likte hazırlanan Müslümanların sayısı bin dört yüz idi. Kafilede dört de kadın sahabe vardı. Bunlardan biri, Efendimizin muhtereme hanımları Ümmü Se­leme (r.anha) idi. Sadece iki yüz Müslüman'ın atı vardı. Yanlarında yolcu silahı olan kılıçtan başka bir silah da bulunmuyordu; onlar da kınlarında idi. Umre kafilesiyle birlikte ayrıca kurbanlık yetmiş de deve vardı. [3]

     Hz. Ömer’le Sa’d b. Ubâde’nin, Endişelerini İzhar Etmeleri
     Peygamber Efendimiz, ashabıyla Zülhuleyfe mevkiine gelmişti. Bu sırada Hz. Ömer huzura çıkıp, “Yâ Re­sû­lal­lah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız mı gireceksin? Gerektiğinde, onlarla çarpışmak için yanımıza silahlarımızı almayalım mı?” diyerek endişesini izhar etti.
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, umreye niyetlenmişim; silah taşımak iste­mem” diyerek, mübarek niyetlerinin muharebe olmayıp, Mücerred Umre, yani Kâbe-i Muazzama’yı ziyaretten ibaret olduğunu ifade buyurdu.

     Aynı endişeyi bu sefer ensarın ileri gelenlerinden Sa’d b. Ubâde Hazretleri izhar etti.
“Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Keşke yanımızda silah taşısaydık! Onların şüpheli bir hareketini gördüğümüz takdirde üzerlerine yürürdük!”
     Peygamber Efendimizin, bu sahabeye de cevabı aynı oldu: “Ben silah taşı­mam; ben sadece umreye niyetlenerek yola çıkmışımdır!” [4]
     Zülhuleyfe, Medinelilerin mikatı, yani ihrama girme yeridir. Pey­gamber Efen­dimiz de burada öğle namazını kıldıktan sonra ihrama girdi. Yetmiş kadar olan kurbanlık develere de işaret vurdurdu.

     Müslümanlardan bir kısmı da burada ihrama girdi.
     Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldıktan sonra, kıbleye döndü ve “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Leb­bey­ke lâ şerîke Leke Lebbeyk! İnnel hamde ven’ni­me­te le­ke ve’l-Mülke lâ şerîke leke” diyerek telbiye etti. Bu ulvî sedâ, her tarafı nurani bir havaya büründürdü. Sahabelerin heye­canları zirvedeydi.
     Henüz Zülhuleyfe’den ayrılmamışlarken, Resûl-i Ekrem Efendimiz müşrikle­rin durumunu öğrenmek ve kendi geliş gayesini de bildirmek üzere Büsr b. Süfyân’ı Mekke’ye gözcü olarak gönderdi. Büsr daha önce, Medine’ye Pey­gam­ber Efendimizi ziyarete gelmişti. Efendimizin arzusu üzerine kendi­siyle birlikte Mekke’ye dönüyordu.

     Ku­reyş Müşriklerinin Kararı
     Müşrikler, Peygamber Efendimizin kalabalık bir sahabe topluluğuyla gel­mekte olduğunu öğrenmiş ve kat’î karar almışlardı: “Muhammed ve berabe­rindekiler Mekke içine sokulmayacaktır.” Bunun için, Hâlid b. Velid emrinde iki yüz kişilik bir süvari birliğini süratle Kürâü’l-Gamim denilen mevkiye gön­dermişlerdi. Diğer taraftan da Ahabiş kabilelerine ziyafetler vererek, herhangi bir çarpışma ihtimaline karşılık onları yanlarına almak için bir gayretin içine girmişlerdi.
     Müşriklerin bu kat’î karar ve gayretlerini, tecessüs için gönderilen Büsr b. Süfyân gelip Usfan mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimize haber verdi.
     Fahr-i Kâinat Efendimiz, bu haberi alınca, “Yazıklar olsun! Ku­reyş helâk ol­du. Zaten harp, onları yiyip bitirmiştir. Ne olurdu, benimle diğer Arap kabi­le­le­ri arasına girmeselerdi, beni onlarla başbaşa bıraksalardı. Onlar beni mağ­lup edecek olurlarsa; zaten kendilerinin de istediği budur. Eğer Allah beni on­lara ga­lip getirecek olursa ve ken­dileri de isterlerse toptan İslamiyete girer­lerdi. Eğer böy­le yapmazlarsa çarpışmayı göze almışlardır demektir. Heyhat! Ku­reyş müşrikleri kuvvetlerinin çok olduğunu mu zannediyor? Vallahi, Al­lah’ın, tebli­ği için beni göndermiş olduğu dini, hâkim ve üstün kılıncaya kadar, şu başım şu gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla savaşmaktan asla çekinme­yeceğim!” diye konuştu. [5]
     Ku­reyş müşriklerinin karşı koymak için hazırlanmaları, Peygamber Efen­dimizi fazlasıyla müteessir etti. Birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bile haram aylarda iki kardeş gibi yan yana gelip Kâbe’yi tavaf edebiliyorlardı. Müşrikler buna mani olmuyorlardı. Sadece Pey­gam­ber Efendi­mizin ve Müs­lümanların Kâbe’yi ziyaret etmek gibi masum, ulvî, kutsî ve haklı arzusu karşısında, böylesine menfi bir tavır takınıyorlardı!

     Pey­gam­be­ri­mizin Yol Güzergâhını Değiştirmesi
     Resûl-i Ekrem Efendimizin mübarek niyetleri sadece Kâbe-i Muazzama’yı zi­yaret etmekti. Bunun için herhangi bir çatışmanın çıkmasını istemiyordu. Bu sebepledir ki Hâlid b. Velid kumandasında bir Ku­reyş süvari birliğinin Gamim mevkiine gelmiş olduğunu duyunca, ashabına, “Hâlid b. Velid birtakım süva­ri­lerle birlikte gözcü olarak Gamim mevkisinde bulunuyor! Bu bakımdan siz, yo­lun sağ tarafını tutup gidiniz” buyurdu ve yol güzergâhını değiştirerek, Müs­lümanları bir başka yoldan götürdü. Hâlid b. Velid, İslam ordusunu uzak­tan görünce, derhal dönüp Ku­reyşlilere durumu haber verdi.

     Ashab-ı Kiramla İstişâre
     Bu şartlar çerçevesinde Resûl-i Ekrem bir durum değerlendirmesi yapmak istedi. Sahabeleri toplayarak görüşlerini sordu.
     Onlar, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir! Biz, ancak umre niyetiyle buraya gelmiş bulunuyoruz. Kimseyle çarpışmaya gelmedik; ama bu niyetimizin ger­çekleşmesine mani olmak isteyen çıkarsa, elbette onlarla çarpışırız!” diyerek fi­kirlerini beyan ettiler.
     Sahabelerin bu kararlılığından Peygamber Efendimiz memnun oldu ve “Haydi, öyle ise, Allah’ın ismiyle yürüyünüz!” buyurdu.
     Sadece Kâbe’yi ziyaret etmek gibi masum ve kutsî bir maksatla yola çıkmış olan Müslümanlar, tekbir ve tel­bi­ye­ler­le Mekke’ye, Kâbe-i Muazzama’ya doğ­ru adım adım yol alı­yorlardı.

     Kasvâ’nın Aniden Çöküvermesi
     Fahr-i Âlem Efendimiz, Kasvâ adındaki devesinin üzerindeydi. Kasvâ, Mek­ke haremi sınırına girince çökmek istedi. Sahabeler buna mani olmaya ça­lış­tılar; fakat sonunda Kasvâ galip geldi ve bir adım ileri atmadan Allah’ın hikmetiyle yere çöktü. Kaldırmaya uğraştılar, fakat bir türlü muvaffak olama­dılar.
     Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Onun böyle bir çökme âdeti yoktur. Fakat bir zamanlar, filin Mekke’ye girmesine mani olan, şimdi de Kasvâ’ya mani oluyor. Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Ku­reyş, Al­lah’ın Harem dâhilinde yapılmasını haram kıldığı şeylere hürmeti kastederek benden ne kadar zor istekte bulunursa bulunsun, ben onu muhakkak onlara vereceğim” diye buyurdu. [6]
     Gerçekten, Kasvâ çökmemiş olsaydı, Müslümanlar doğ­ruca Ku­reyş müş­rik­lerinin üzerine varacaklardı. Bu hal ise bir çarpışmayı kaçınılmaz duruma ge­ti­rebilirdi.
     Hâlbuki, Müslümanlar beraberlerinde sadece kılıç getirmişlerdi. Sâir harp silahlarından tamamıyla mahrum bu­lunuyorlardı. Sayıları da azdı. Buna kar­şı­lık Ku­reyşliler daha tedbirli ve etraftaki kabileleri de yanlarına aldıkların­dan do­layı sayıca daha fazla idiler.
     Bütün bunlara rağmen, elbette Müslümanlar çarpışmaktan geri durmaya­cak­lar­dı. Tek bir kalp halinde çarpan bir avuç Müslüman, azlığı ve teçhizatsızlı­ğı­na rağ­men cesareti ve kahramanlığı ile ve Allah’ın da yardımıyla muzaffer de ola­bi­lir­lerdi. Fakat bu durum, Harem-i Şerif’e karşı bir hürmetsizlik mana­sını taşı­ya­caktı. Pey­gam­be­ri­miz ve Müslümanlar ise, böyle bir şeyi asla arzu etmezlerdi.
     Ayrıca Mekke’de imanlarını gizlemekte devam eden, Müslüman­ların tanı­madıkları erkek kadın birçok kimse vardı. Çarpışma vuku bulduğu takdirde bunlar da arada telef olabilirlerdi.
     Kaldı ki henüz iman etmemiş olan Ku­reyş ileri gelenlerinden bir­çok zâtın, yakın bir gelecekte imana gelip İslam dinine büyük hizmet etmeleri ve nice ha­yırlı evlat yetiştirmeleri mukadderdi.
     İşte, Kasvâ’nın âdeti olmadığı halde, Allah tarafından çöküvermesi, bu gibi hikmet ve inceliklere bir işaretti.
     Sahabelerin bütün gayretlerine rağmen yürümek için yerinden kımıldama­yan Kasvâ, Peygamber Efendimizin sevkiyle kalkıp yürüyüverdi. Fakat Ku­reyşlilere doğru gitmeyip başka tarafa saparak Hudeybiye denilen mevkiin niha­yetindeki suyu çekilmiş bir kuyunun başına indi. Bunun üzerine Peygam­ber Efendimiz, Müslümanların da gelip oraya konmasını emir buyurdu. [7]

     On Musluklu Çeşme Gibi…
     Hudeybiye’de Müslümanların yerleştiği saha susuz bir yer­di. Bu yüzden o gün susuz kalmışlardı.
     Bir ara Peygamber Efendimizin abdest ibriğinden abdest almak istediğini görünce koşuştular. Resûl-i Ekrem, “Ne oluyor, size?” diye sordu.
     “Mahvolduk yâ Re­sû­lal­lah!” dediler. “Yanımızda senin ibriğindeki sudan başka ne içecek, ne de abdest alacak su var!”
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, elini ibriğin üzerine koydu, “Alınız, Bismillah!” buyurdu. O anda çeşmelerden su akar­casına, mübarek parmaklarının arasın­dan sular fışkırmaya başladı. Müslümanlar, o sudan doya doya içtiler, abdest aldılar ve su kırbalarını ağızlarına kadar doldurdular.
     Resûl-i Kibriya Efendimizin bu mucizesini anlatan Cabir b. Abdullah Hazretlerine sonradan, “Siz, kaç kişiydiniz?” diye sorulunca, şu cevabı vermişti: “Eğer, yüz bin kişi olsaydık, yine kâfi gelecekti! Fakat biz, bin beş yüz kadar idik.” [8]

     İkinci Haber
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, ashabıyla Hudeybiye’de bulunurken Huzaa kabi­lesi Reisi Büdeyl İbni Verka, kabilesinden birkaç kişiyle çıkıp huzura geldi. Tihame kabilelerinden olan Huzaalılar, Câhiliyye devrinde bir husustan dolayı Pey­gam­be­ri­mizin mensup olduğu Benî Hâşim’le ittifak etmişlerdi. İslamiyetin zuhurundan sonra da bu anlaşmaya sadâkat göstererek, Peygamber Efendi­mize taraftarlık göstermekten geri durmuyorlardı. Müslüman olsun, müş­rik olsun hepsi, Ku­reyş’­in hal ve hareketlerine dair Mekke’de olup bitenleri Peygamber Efendimize gizlice haber verirlerdi.
     Pey­gam­be­ri­mizin huzuruna çıkan Büdeyl, “Ku­reyşliler, seninle çarpışmaya ant içmişlerdir. Beytullah’ı ziyaret et­me­ne asla müsaade etmeyeceklerdir.” dedi.
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, geliş maksadını tekrarladı: “Biz, buraya herhangi bir kimseyle çarpışmak için gelmedik! Maksadımız, umre yapmak, Beytullah’ı tavaf ve ziyaret etmektir! Harpler, Ku­reyş’i fazlasıyla yıpratmış, güçsüz hale getirmiş ve birçok zarara uğratmıştır. Şayet arzu eder­lerse, yine kendilerine bir mütâreke müddeti tayin ede­yim. Bu müddet zarfında, benden taraf emniyet içinde bulunsunlar. Kendileri, benimle sâir halklar arasına girmesinler; beni onlarla başbaşa bıraksınlar! Eğer ben o topluluklara galip gelir ve onlar İslam dinine girerlerse ve eğer Ku­reyş müşrikleri de o toplulukların girdikleri dine girmeyi isterlerse girebilirler. Şayet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara galip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş ve kuvvet kazanmış olurlar. Eğer, Ku­reyş müşrikleri bunları kabul etmez ve benimle çarpış­ma­ya kalkışırsa, varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ede­rim ki şu tebliğ etti­ğim dinin uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım! O zaman Allah da, bana yardım edeceği hakkındaki vaadini muhakkak yerine getirecektir!” [9]
     Büdeyl, “Ben, senin söylediklerini Ku­reyşlilere ulaştırırım” diyerek Pey­gam­be­ri­mizin yanından ayrıldı.
     Büdeyl, adamlarıyla Mekke’ye dönüp durumu Ku­reyş­li­le­re bildirmek iste­diyse de, onlar önce, “bizim, ondan gelecek bir habere ihtiyacımız yoktur! Onun bilmesini istediğimiz tek şey vardır: Bizden tek kişi sağ kalıncaya kadar o Mekke’ye giremeyecektir!” dediler.
     Sonra büyükleri olan Urve b. Mes’ud araya girdi, “Siz ne diye Büdeyl ve ar­ka­daşlarını dinlemek istemiyorsunuz? Dinleyiniz! Söyleyeceği şey hoşunuza giderse kabul edersiniz, hoşunuza gitmezse reddedersiniz!” dedi.
     Bunun üzerine Büdeyl’i dinlediler. Büdeyl, Peygamber Efendimizin geliş maksadını ve yaptığı mütâreke teklifini anlattı. [10]

     Ku­reyş Elçisi, Pey­gam­be­ri­mizin Huzurunda
     Ku­reyş’in ileri gelenlerinden biri olan Urve b. Mes’ud, Bü­deyl’in sözlerini ye­rinde buldu. “Doğrusu, Büdeyl size doğruluk ve sulh yolunu göstermek üzere gelmiştir. Siz, onun tekliflerini kabul ediniz; benim de, gidip onunla konuşmama, gö­rüş­meme izin veriniz” dedi.
     Ku­reyş müşrikleri bu sözlerden hoşlanmadılar. “Muhammed’e git! Fakat kendi görüşünü gelip bize haber verme” diyerek Urve’yi bir nevi azarladılar.
     Buna rağmen Urve çıkıp Pey­gam­be­ri­mizin yanına geldi. Müşriklerin hazır­lıklarını, Hudeybiye Suyu başında beklediklerini ve hiç­bir kimseyi Mekke’ye sokmamaya kararlı olduklarını tekrarladı.
     Peygamber Efendimiz, “Ey Urve! Allah için söyle: Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Beytullah’ı zi­ya­ret ve tavafa engel olunur mu?” de­dikten sonra şöyle dedi:
     “Biz çarpışmak için gelmedik. Niyet ettiğimiz umremizi ifa etmek ve kur­banlık develerimizi kurban etmek arzusundayız. Sen, benim ailem, halkım olan kavmime şunu haber ver: Harp onları yiyip bitirmiştir. Kendileri, aramızda mütâreke ve savaşmaya ara vermek için bir müddet tayin etsinler! Bir de, benimle Bey­tullah arasından çekilsinler! Bırak­sınlar, umremizi yapalım, kur­banlarımızı keselim! Aksi takdirde, yemin ede­rim ki Allah Teâlâ şu İslam dinini yeryüzünde yayacağı hakkındaki vaadini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla çarpışmaktan asla vazgeçmeyeceğim!” [11]
     Urve b. Mes’ud, bir taraftan Pey­gam­be­ri­mizle konuşuyor, diğer taraftan sa­ha­belerin Resûl-i Ekrem’e karşı davranış ve hareket tarzlarını göz ucuyla sü­züyordu. Ashabın Peygamberimize karşı son derece hürmetkâr ve kendisine teslimiyet içinde hareket edişlerine hayran kalmıştı.
     Ku­reyş müşriklerinin yanına dönünce, Peygamber Efendimizin maksadını bildirdikten sonra, hayranlık duyduğu müşâhedelerini an­latmaktan da kendi­sini alamadı.
     “Ey kavmim!” dedi. “Ben birçok hükümdarın huzuruna elçi olarak çıkmış bir kimseyim. Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları, ashabının Muham­med’e hürmet ettikleri, sayıp sevdikleri gibi görmedim! As­habından herhangi biri, ondan izin almadan konuşmuyordu. Muhammed, on­lara bir şey emrettiği zaman yerine getirmek için adeta birbirleriyle yarışı­yorlardı! Sahabe­leri onun yanında konuşurlarken seslerini alçaltıyorlardı, ken­disine olan hürmetlerinden dolayı yüzüne bile dikkatle bakamıyorlar, gözlerini yere indiriyorlardı. Ben öyle anladım ki bu kavim hiçbir zaman onu yalnız bı­rakmayacak, onun bir tek kılını bile kimseye teslim etmeyecek, hiçbir kimseyi onun tenine dokundurmayacaktır! Gerisini siz düşünün!” [12]
     Sonra da, “O, size bir sulh teklifinde bulunmuştur; gelin, bu teklifi kabul edelim” dedi. Urve’nin bu teklifi, Ku­reyş ileri gelenleri tarafından hoş karşılanmadı; hatta kendisini böyle konuştuğundan dolayı azarladılar. Bu azardan rahatsız olan Urve kendilerini terk edip Taif yolunu tuttu.

     Pey­gam­be­ri­mizin Elçisi
     Artık her iki taraf karargâh kurdukları yerde müzakereler yapıyor, birbirle­rine gönderdikleri karşılıklı elçilerle tekliflerde bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz, geliş maksadını Ku­reyşlilere bildirmek üzere Huzaalı Hırâş b. Ümeyye’yi elçi olarak gönderdi. Böylece Hıraş, Resûl-i Ekrem’in Ku­reyş müş­riklerine gönderdiği ilk elçi oluyordu. [13]
     Hırâş b. Ümeyye gidip Hz. Re­sû­lul­lah’ın geliş maksadını anlattıysa da, müş­rikler anlamak istemediler. Kendisine kaba davrandılar, devesini boğazla­dı­lar, hatta kendisini öldürmeye bile kalkıştılar. Ancak araya Ahabişliler gi­rin­ce bu hareketlerinden vazgeçtiler. Hırâş b. Ümeyye canını zor kurtararak Pey­gam­be­ri­mizin yanına döndü ve başından geçenleri haber verdi.
     Elçisini öldürmeye kalkıştıkları halde Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine yürümedi. Teennîyle hareket etti. Onlardan yeni teklifler bekledi. Çünkü onun maksadı kan akıtmak değildi.

     Ku­reyş’in Bir Elçisi Daha…
     Peygamber Efendimizin bütün bu söylenenlere rağmen geri dönmediğini gören Kureyşliler bu sefer Ahabişlerin reisi Hu­leys b. Alkame’yi elçi olarak gön­derdiler. Efendimiz uzaktan Huleys’i tanıdı. Ashabına, “Bu gelen, kurban­lık inanç ve saygısı olan bir kavimdendir. Kurbanlık develerin hepsini ona karşı salıveriniz de görsün!” [14] diye buyurdu.
     Müslümanlar, kurbanlık develerini Huleys’e karşı sürüverdiler ve “Leb­beyk! Allahümme Lebbeyk!” diyerek telbiye getirdiler. Bu ulvî ve masum manzara karşısında Huleys’in gözleri dolu dolu oldu.
     “Sübhanallah! Bu muazzam cemaatin, Beytullah’ı tavaf ve ziyaretten mene­dilmesi ne kadar çirkin bir harekettir! Kâbe’nin Rabbine andolsun ki Ku­reyş­li­ler, bu yanlış tutum ve davranışlarıyla helâk olacaklardır! Hâlbuki bun­lar, um­re yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir!” diye bağırmaktan kendini alamadı.
     Peygamber Efendimiz, Huleys’in bu sözlerini uzaktan işitti. “Evet, öyledir ey Benî Kinâne’den olan kardeş...” diye buyurdu.
     Huleys’in bu masum ve kutsî manzara karşısında söyle­yecek başka bir şeyi yoktu. Resûl-i Ekrem Efendimize olan hürmetinden dolayı, yanına gelip ko­nuşmak bile istemedi; doğruca Ku­reyşlilerin yanına döndü.

     Huleys ve Ku­reyş Müşrikleri
     Huleys’in ruh ve kalbini o ulvî manzara öylesine sarmış, kucaklamış ve yu­muşatmıştı ki müşriklere açıkça şöyle demekten çekin­me­di: “Ben onu (Hz. Peygamberi) Kâbe’yi tavaftan menetme­mi­zin doğru olmaya­cağı fikrindeyim!” [15]
     Ne var ki Ku­reyş ileri gelenleri, kendilerinden başka doğ­ru düşünen kimse­nin bulunmadığı fikrinde idiler. Hu­leys­’in bu sözleri karşısında şaşırdılar, hat­ta hiddete geldiler. “Sen nihayet bir çöl Arabısın! Câhilliğin ortada! Sus, bu işlere aklın ermez!” diyerek hakarette bulundular.
     Bu sözler Huleys’i fena halde kızdırdı. Resûl-i Ekrem Efen­dimizi müdafaa sadedinde çekinmeden, “Beytullah’a hürmet maksadıyla çıkıp gelen kimseyi ondan nasıl alıkoyabiliriz? Vallahi, biz sizinle bu hususta bir anlaşma yapmış değiliz! Yemin ederim ki ya Muhammed’in yapmak istediğine mani olunma­yacak veya ben bütün Ahabiş’i tek kişi bile bırakmadan alıp gideceğim!” [16] diye konuştu.
     Fakat bu tehdit bile Ku­reyş müşriklerini inatlarından vazgeçiremedi. Bin bir yalan ve dolanla tekrar Huleys’i kan­dırdılar ve ittifaklarının bozulmasına mani oldular!

     İkinci Elçi: Hz. Osman
     Elçiler vasıtasıyla görüşmeler devam ediyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise, bir an evvel kat’î netice elde etmek istiyordu. Geliş maksadını tekrar Ku­reyşlilere gü­zelce anlatmak için bu sefer Hz. Ömer’i göndermek istedi.
     Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ku­reyş reisleri, benim onlara ne derece şiddetli düşman olduğumu bilirler. Korkarım, bana sui­kastte bulunurlar! Mekke’de de kabilemden hiç kimsem yoktur ki beni himâyesine alsın! Buna rağmen, mu­hakkak benim gitmemi istiyorsanız, giderim” diye konuştu.
     Peygamber Efendimiz, hiçbir şey söylemeden sustu. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Bu iş için Osman b. Affan gitse daha münasip olur. Zira, onun Mekke’de aşiret ve akrabası çoktur!” diye teklifte bulundu. Gerçekten de, Mekke’nin eşrafından olan Benî Ümey­ye, hep Hz. Osman’ın amcazâdeleri idiler. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’in bu teklifini kabul etti. Hz. Osman'ı yanına çağırdı. “ Kureyşlilere git! ‘Biz buraya hiç kimseyle çarpışmak için gelmedik; sadece şu Beytullah’ı ziyaret için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz’ diye söyle. Sonra da onları İslamiyete davet et” diye tâlimat verdi.
     Peygamber Efendimiz ayrıca Mekke’de Müslümanlıklarını gizleyen Müs­lü­man­larla da görüşüp onlara teselli vermesini ve Mekke’nin yakında fetholu­nup imanlarını gizlemeye ihtiyaç kalmayacağını da onlara haber ver­mesini, Hz. Osman’a emretti.
     Hz. Osman, Ku­reyş müşriklerinin yanına vardı. Pey­gam­be­ri­mizin geliş mak­sadını tek tek anlattı. Onları İslam’a davet etti. Fakat bu görüşmeden de bir netice alınamadı. Müşriklerin, Hz. Osman’a da cevapları menfi oldu. “Git, seni gönderene söyle: O, hiçbir zaman Mekke’ye gi­rip, Kâbe’yi tavaf edemeyecektir.”
     Hz. Osman’la birlikte ayrıca on kadar muhacir, Resûl-i Ekrem’in müsaade­siyle, akrabalarını ziyaret maksadıyla gitmişlerdi. Hz. Osman’la birlikte onlar da görüştükleri Müslüman akrabalarına Mekke’nin yakında fethedileceği müj­desini vererek, onları sevindirdiler.

     Hz. Osman’ın, Müsaade Edilmesine Rağmen Kâbe’yi Tavaf Etmeyişi
     Bu arada Ku­reyş ileri gelenleri, Hz. Osman’a, “Kâbe’yi tavaf etmek istersen, et” dediler. Hz. Osman, “Hayır!” dedi. “Re­sû­lul­lah (a.s.m.) onu tavaf etmedik­çe, ben de etmem!” dedi.
     Ku­reyşliler bundan rahatsız oldular; hatta hiddete gelerek, Hz. Osman’ı bir müddet yanlarında tutup göz hapsine aldılar.
     Fakat bu durum, Peygamber Efendimize, Hz. Osman ve beraberindeki mu­ha­cir Müslümanların müşrikler tarafından öldürüldükleri tarzında ulaştı. [17]

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336.
[2] Fetih, 27.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 322; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 95; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 690.
[4] Taberî, Tarih, c. 3, s. 72; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 689.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 321.,
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 324; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 96.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 324.
[8] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 98.
[9] Taberî, Tarih, c. 3, s. 74.
[10]Taberî, a.g.e., c. 3, s. 74.
[11] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 3, s. 85.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 328; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 328; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 96.
[14] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 324; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 324.
[15] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 324; Taberî, Tarih, c. 3, s. 75.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 326; Taberî, Tarih, c. 3, s. 75-76.
[17] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 329.
Yorum Gönder

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...