Translate

12 Aralık 2012 Çarşamba

İSLAM TARİHİ / Hendek Savaşı Öncesi

İSLAM TARİHİ

Hendek Savaşı Öncesi

     Hicret’in 5. senesi 29 Şevval / Milâdî Ocak 627
     Uhud Harbi’nden iki yıl sonra vuku bulan Hendek Muharebesi, İslami gelişmenin önündeki engellerin büyük ölçüde bertaraf olmasında büyük rol oynamış mühim 
muharebelerden biridir.
     Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla Resûl-i Ekrem’in emriyle Medine etrafında hendekler kazılması sebebiyle Hendek Savaşı adını alan bu muharebenin bir diğer adı da “Ah­zab”­tır. Bu adı, Ku­reyş müşrikleriyle birlikte Yahudiler, Gata­fanlar ve daha birçok Arap kabilesinin ve topluluğunun Me­dine üzerine yürümek için bir araya gelmiş olmalarından dolayı almıştır.
     Hatırlanacağı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Yahudi kabilelerinden biri olan Benî Nadîr’i Medine’den sürmüştü. Onlar da kuzeye giderek Hayber, Şam ve Vadi’l-Kurâ gibi mühim yerlere yerleşmişlerdi.
     Bunlar, Medine’den kovulmuş olmanın acısını, gittikleri yerlerde Pey­gam­be­ri­miz ve İslamiyet aleyhinde menfi propaganda ve tahriklerde bulunmak, civar halkını Müslümanlar aleyhinde kışkırtmak suretiyle dindirmeye çalışıyorlardı.
     Benî Nadîr Yahudilerinin kışkırtmaları, teşvikleri ve öncülük etmeleriyle meydana gelmesine sebep oldukları hadiselerden biri de, işte bu Hendek Mu­harebesi’dir.
     “Medine üzerine topluca yürüyüp, Hz. Re­sû­lul­lah ve Müslümanların vü­cudunu ortadan kaldırmak” menhus fikrini, bu Yahudiler ortaya attılar. Zaten, Ku­reyş müşrikleri de böyle bir şeyi her zaman düşünüyor ve böyle bir teşeb­büse her zaman hazır bulunuyorlardı. Zira, onlar, Uhud Savaşından galip çıkmalarına rağmen, İslami gelişmeyi durduramadıklarının, Müslümanların gittikçe çoğalmasına engel olamadıklarının ve Resûl-i Ekrem Efendimizin nüfuz sahasının genişlemesine mani olamadıklarının çok iyi farkında idiler. Ticaret kervanlarına hemen hemen bütün yollar kapanmış durumdaydı. [1] İktisadi yönden kendilerini yok olmakla karşı karşıya getirecek bu duruma seyirci kalmak istemiyorlardı. Rahat hareket edebilmeleri için de, Medine’deki İslam devletinin nüfuzunu kırmak arzu ve emelini taşıyorlardı.
     “Medine üzerine birlikte yürüyüp, Hz. Re­sû­lul­lah’ın bayraktarlığını yaptığı iman ve İslam hareketini yerinde boğma” teklifi, daha evvel belirttiğimiz gibi, Benî Nadîr Yahudilerinin liderleri durumunda olanlardan geldi. [2]
     Müşriklerin lideri Ebû Süfyan, “Siz bu işte samimi misiniz?” diye sordu.
     Dessas Yahudiler, “Evet!” dediler. “Biz, Muhammed’le çarpışma husu­sun­da sizinle anlaşalım diye geldik.”
     Ebû Süfyan bundan memnun oldu: “Öyle ise hoş geldiniz, sefa geldiniz! Muhammed’e düşmanlıkta bize yardımcı olanlar, yanımızda en sevgili, en makbul kimselerdir!”
     Sonra da samimiyetlerini ölçme babında şu teklifte bulundu: “Ama” dedi. “Siz bizim ilâhlarımıza tapmadıkça, size pek güvenemeyece­ğiz!”
     Menhus gayeleri uğrunda her türlü aşağılığı işleyen Yahudi heyeti, derhal putlar önünde secdeye vardılar.
     Böylece, Medine üzerine yürüyüp, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bayraktarlı­ğı­nı yaptığı iman ve İslam hareketini yerinde boğma kararında birleşip anlaştılar.

     Yahudilerin Bile Bile Hakkı Gizlemeleri
     Mekke’ye gelen heyet, Yahudi âlimlerinden müteşekkildi. Müşrikler, hazır ayağa gelmişken, onlardan bir hususu da öğrenmek istiyorlardı. Kendi arala­rında, “Gelenler, bilgi sahipleri ve ehl-i kitaptırlar. Biz mi, yoksa Muham­med mi daha doğru yoldadır; bunu kendilerine bir soralım” diye konuştular.
     Bunun üzerine Ebû Süfyan, onlara, “Ey Yahudi cemaati!” dedi. “Sizler, kendilerine ilk semâvî kitap inmiş, ilim ehli kimselersiniz. Muhammed’le anla­şa­madığımız meseleyi açıklığa kavuşturunuz: Bizim yolumuz mu, onun dini mi daha hayırlıdır?”
     Aleyhlerinde olan hakkı gizlemeyi meslek edinen Yahudiler, “Allah için söylenecekse  siz hakka ondan daha yakınsınız!” demekte tereddüt göstermediler!
     Bu sözler, haliyle müşrikleri fazlasıyla sevindirdi. Derhal bu kararlarının tahakkuku için hazırlanmaya başladılar.

     Nâzil Olan Ayet
     Yahudilerin müşriklere söyledikleri, gerçek dışı beyanlardı; hakkı bile bile gizliyorlardı. Bunun üzerine inen ayet-i kerimelerde meâ­len şöyle buyruldu:
     “Bakmadın mı, şu, kendilerine kitaptan biraz nasip verilenlere? Kendileri haça, şeytana inanıyorlar; diğer küfredenler için de, ‘Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır’ diyorlar.
     “Bunlar, Allah’ın kendilerine lânet ettiği kimselerdir. Allah kime lânet eder­se, artık ona hakikî hiçbir yardımcı bulamazsın.
     “İşte, onlardan kimi ona (Muhammed’e) iman etti, kimi de ondan yüz çe­virdi. Çılgın bir ateş olarak cehennem yeter bunlara!” [3]


     Diğer Kabilelere Yapılan Davet
     Benî Nadîr Yahudileri, Mekkeli müşriklerden, beraber hareket etmek üzere kesin söz aldıktan sonra, Gata­fanlarla da, Hayber’in bir yıllık hurma mahsû­lünü ken­di­lerine vermek şartıyla anlaştılar. [4] Ayrıca civarda bulu­nan diğer Arap kabilelerine de propagandacılarını gön­der­di­ler. Onları da Medine üze­ri­ne yürümek için ayaklan­dır­dı­lar.
     Bu arada, harpte başrol oynayacak olan Mekkeli müşrikler de, Arap kabile­lerinden bazılarını harbe iştirak için kiraladılar. Böylece, Yahudilerin propa­ganda, tahrik ve teşvikleriyle Mekkeli müşriklerden, civardaki Arap kabilele­rinden, Gatafanlar ve Ahabiş kabilelerinden büyük bir ordu teşkil edildi.
     Her zaman olduğu gibi hedef ve gaye tekti: Medine üzerine yürüyüp, Pey­gam­ber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak ve Müs­lümanları yok et­mek!
     Adı geçen kabileler, bu menfur gaye ve hedef etrafında, Hz. Re­sû­lul­lah’a ve İslamiyete düşmanlık derecelerine göre toplanmışlardı.

     Düşman Ordusu
     Ku­reyş müşriklerinin sayısı, Ahabiş ve onlara katılan kabilelerle birlikte dört bindi. Yahudilerin teşvik ve kışkırtmaları ile bir araya gelenlerin sayısı ise altı bindi. Böylece, düşman ordusunun sayısı on bini buluyordu. Müşrik ordu­suna Ebû Süfyan b. Harb komuta etmekte idi. Orduda, üç yüz at, yüz deve var­dı. [5] Bunlar dışında diğer kabilelerden meydana gelen altı bin kişilik kala­balı­ğın at ve deve sayısı kesin bilinmemektedir. Bütün küfür birlikleri bir­leşince, ko­muta yine Ebû Süfyan’da kaldı. [6]


     Pey­gam­be­ri­mizin Haber Alması
     Huzaa kabilesi, eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizle dost ge­çinen bir ka­bile idi. Bu dostluğun başlangıcını Ab­dül­mut­ta­lib’le olan anlaşma ve ittifakları teşkil ediyordu.
     İşte, Ku­reyş müşriklerinin ciddi bir hazırlık içinde bulundukları hakkındaki raporu, bu kabileden bir süvari, normal olarak on iki günde alınan yolu fev­kalâde bir süratle tam dört günde katederek Medine’ye, Peygamber Efendi­mi­ze ulaştırdı.

     Medine’de Hazırlık
     Haberi alan Peygamber Efendimiz, vakit geçirmeden derhal ashab-ı kiramı toplayarak kendileriyle istişare etti.
     Resûl-i Ekrem, “Medine dışında düşmanla çarpışalım mı? Yoksa Medine’de kalarak müdafaa savaşı mı yapalım?” diye sordu.

Hendek Savaşı Korkisi

     Görüşmeye sunulan bu tek­lifle ilgili muhte­lif fikirler serd­e­dildi. Bu arada Selmân-ı Fârisî, “Yâ Re­sû­lal­lah! Biz, Fars topra­ğında düşman süvarilerinin bas­kınlarından kork­tuğumuz za­manlarda, etra­fı­mızı hendeklerle çevirip sa­vu­nurduk” diye konuştu.
     Teklif hem Hz. Re­sû­lul­lah, hem sahabeler tarafından mâkul karşılandı ve it­tifakla şu karar alındı:
     Medine’de kalınacak ve şehrin etrafında hendekler kazılmak suretiyle düş­man saldırısına karşı konulacak. Böylece, muhasarada kalmak, açık arazide vuruşmaya tercih edildi.
     Peygamber Efendimizin böyle bir taktiği tercih etmesi altında, harpte az in­sanın öldürülmesi, az kan akıtılması gibi mühim bir gaye de yatıyordu. As­lında bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün harplerde gözden uzak tutmadığı bir prensipti.

     Hendek Kazı İşine Başlanması
      İttifakla şehrin dahilden müdafaasına karar verilince, hendek kazı işine Re­sûl-i Ekrem Efendimizin emir ve tavsiyeleri üzerine derhal başlandı. Peygam­ber Efendimiz, nerelerin kimler tarafından kazılacağını bizzat tayin ve tespit etti. Şehrin güneyinde oldukça sık bahçeler vardı. Düşmanın buradan geçe­bilme ihtimali çok zayıf idi. Geçmeyi göze alsa dahi, yayılarak değil de, birer kol halinde geçme­ye mecbur olacağından durdurulması ve bozguna uğratıl­ması için kü­çük bir askerî müfreze bile kâfi gelirdi. Doğu istikametinde ise, Peygamber Efendimizle anlaşma halinde bulunan Benî Ku­ray­za ve diğer Ya­hu­diler ikamet ediyorlardı. Bu sebeple hendek kazı işi, tamamen açık arazi olan şehrin kuzey tarafında yapılıyordu. Ya­pı­lan tespitler bunu gerektiriyordu.
     Bütün Müslümanlar, hatta az çok eli iş tutabilecek çocuklar bile canla başla hendek kazı işini sürdürüyorlardı. Kazı işine bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz de katılıyor, bir an evvel tamamlanması için Müslümanların şevk ve gayretle­ri­ni her zaman canlı tutuyordu. Gönüllü Müslümanlar, bütün gün çalışıyorlar, ge­ceyi geçirmek için­se evlerine dönüyorlardı. Buna karşılık Resûl-i Ekrem Efen­dimiz, bir tepecik üzerinde kurdurduğu çadırında [7] gece gündüz kalı­yor­du. Hem çalışmalara bizzat katılıyor, hem de çalışanlara nezaret ediyor ve mü­rakabe­sini sürdürüyordu.
     Kâinatın Efendisi, toza toprağa, sıcağa, açlığa aldırmadan yaptığı çalışmala­rında, zaman zaman Müslümanların, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bizim çalışmamız yeter. Sen ne olur, çalışma da istirahat buyur” tekliflerine muhatab oluyordu. Ancak Efendimiz, “Ben de çalışarak, bu sevaba ortak olmak istiyorum” cevabını vere­rek gayret ve sevaba nâiliyet arzusunu dile getiriyordu.
     Zaman zaman da kazı ve zembille toprak taşıma esnasında, Abdullah b. Re­va­hâ’nın, “Allahım! Sen bize doğru yolu gös­termemiş olsaydın, biz ne sa­da­ka ve­rebilir, ne de namaz kılabilirdik! Üzerimi­ze yürüyen kâfirler, bizim çe­kin­di­ği­miz fitne ve fesadı yapmak istedikleri ve bizimle karşılaştıkları zaman, sen kalplerimize  sabır ve sekînet in­dir, ayaklarımıza sebat ver!” [8] meâlindeki kıt’a­la­rı te­rennüm ediyordu. Haliyle, bu, gönüllü mücahitlerin gayretlerini ar­tı­rı­yor­du.
     Müslümanlar bütün gün durmadan dinlenmeden kazı işine devam ediyor­lardı. Resûl-i Ekrem, onların bu hallerine şefkat ve merhametle bakıyor ve “Allahım! Ahiret hayatından baş­ka talep edi­le­cek bâkî bir hayat yoktur. Sen, ensar ve muhacirlere mağrifet ey­le!” diye dua ediyordu.
     Çalışan Müslümanlar da, Hz. Re­sû­lul­lah’ın bu samimi duasına, şu içli mu­kabelede bulunuyorlardı:
     “Hayatta olduğumuz müddetçe Allah yolunda cihat etmek üzere Muham­med’e (a.s.m.) bîat etmiş kimseleriz.” [9]

     Pey­gam­be­ri­mizin Sert Kayayı Parçalaması
     Kazı işi devam ediyordu. Bir ara sahabeler sert bir kayayla karşı karşıya geldiler. Onu parçalamaya uğraşırken, balyoz, kazma kürek gibi bir sürü âletleri kırıldı. Yine de onu parçalamaya muvaffak olmadılar.
     Durumu; kıldan dokunmuş çadırın içinde o sırada dinlenmekte olan Re­sû­lul­lah Efendimize haber verdiler. “Yâ Re­sû­lal­lah! Karşımıza kazı esnasında ak bir kaya çıktı. Onu bir türlü parçalayamadık! Bu husustaki emriniz?”
     Peygamber Efendimiz, Selmân-ı Fârisî’nin balyozunu aldı. “Bis­millah!” di­ye­rek kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte birini yerinden kopardı ve “Al­la­hü Ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi. Vallahi, ben şu anda Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum!” buyurdu. Sonra, yine “Bismillah!” deyip ka­yaya bal­yozla ikinci darbeyi indirdi. Kayanın üçte biri daha parçalandı. Yine “Allahü Ek­ber! Ba­na, Fars’ın anahtarları verildi! Vallahi, şu anda ben, Kis­râ’nın Me­dâ­yin şehrini ve onun beyaz köşklerini görüyorum!” buyurdu. Ondan sonra üçüncü defa yine “Bismillah!” deyip balyozla vurdu; kayanın geri kalan kısmını da yerinden kopardı. Yine “Allahü Ek­ber! Bana, Yemen’in anahtarları ve­ril­di! Vallahi, şu anda ­ben San’a’ nın kapılarını görüyorum!” buyurdu. [10]
     Resûl-i Kibriya Efendimizin haber verdiği bütün fetihler, Hz. Ömer ile Hz. Osman zamanında bir bir gerçekleşti. Bunları gören Ebû Hüreyre (r.a.), Müslü­manlara, “Bu fetihler, sizin için bir başlangıçtır. Vallahi, Allah, fethedeceğiniz veya kıyamete kadar fet­ho­lu­nacak şehirlerin hepsinin anahtarlarını önceden Muhammed’e (a.s.m.) vermiştir” derdi. [11]

     Orduya Verilen Ziyafet
     Hendek kazı işini bir an evvel bitirmek için durmadan dinlenmeden çalışan Müslümanlar, doğru dürüst yiyecek bir şeyler de bulamıyorlardı. Zira, o yıl Arabistan’da şiddetli bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürüyordu; Medine de bu kıtlık çemberinin içindeydi.
     Kazı işi devam ediyordu. Bir gün, Hz. Cabirb. Abdullah, evine vararak, hanımına, “Re­sû­lul­lah’ı (a.s.m.) son derece acıkmış gördüm. Başkası olsaydı bu açlığa dayanamazdı. Ev­de yiyecek bir şey var mı?” diye sordu.
     Hanımı, “Vallahi, yanımda şu oğlaktan ve şu bir sa' arpadan başka bir şey yok” dedi.
     Hz. Cabiroğlağı kesti, hanımı ise arpayı el değirmeninde öğütüp un yaptı. Eti çömleğe koydular, hamuru da mayaladılar. Et çömleğini tandıra koyup piş­meye bıraktılar.
     Hz. Cabirevinden ayrılacağı sırada hanımı, “Sakın, beni Re­sû­lul­lah’­a ve ya­nın­dakilere karşı utandırma!” diyerek, yemeklerinin azlığını nazara vermek is­te­di.
     Hz. Cabir, Resûl-i Kibriya Efendimizin yanına vardı. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Azıcık yemeğim var. Yanına bir veya iki ki­şi al da yemeğe gidelim!” Resûl-i Ekrem, “Yemeğin ne kadardır?” diye sordu. Hz. Cabir, “Bir sa’ arpadan yapılmış ekmek ve kesilmiş bir oğlak” dedi.
     Bunun üzerine Efendimiz, “Hem çok, hem de güzel bir yemek!” diye bu­yurdu ve ilave etti: “Hanımına söyle: Ben gelinceye kadar, tandırdan et çöm­le­ği ile ekmeği çıkarmasın!” Daha sonra Hz. Cabir’in gözleri önünde, “Ey hen­dek halkı! Kalkınız; Câbir’in ziyafetine gideceğiz” diye seslendi. Muhacir ve ensardan orada bulunanların hepsi kalktı.
     Hz. Câbir, şaşkın şaşkın evine döndü. Hanımına, “Allah senin iyiliğini ver­sin! Re­sû­lul­lah (a.s.m.), yanındakilerin hepsiyle yemeğe geliyor! ‘İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!’ Şimdi ne yapacağız?” dedi.
     Hanımı, “Re­sû­lul­lah (a.s.m.), yemeğimizin ne kadar olduğunu sana sor­madı mı?” dedi.
     Hz. Cabir, “Evet, sormuştu. Ben de söylemiştim.”
     Bunun üzerine hanımı, “Mahcup olacak sensin, ben değil!” diye ko­nuştu ve sordu: “Onları sen mi davet ettin, yoksa Re­sû­lul­lah mı?”
     Hz. Cabir,“Re­sû­lul­lah (a.s.m.) davet etti” diye cevap verince, ha­nı­mı, “O, senden daha iyi bilir!” dedi.
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, kalabalık ashabıyla Hz. Cabir’in evine geldi. On­lara, “Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz” diye emretti.
     Sahabeler, onar onar içeri girdiler.
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, ete ve ekmeğe bereket duası yaptı. Sonra ev ha­nımına, “Bir ekmekçi kadın çağır da seninle birlikte ek­mek yapsın. Çömleği­nizden de kepçe kepçe al! Sakın çömleği tandırdan çıkarma!” dedi.
     Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, bundan sonra, mübarek elleriyle tandırdan ekmeği çıkarıp parçaladı ve üzerine et koyarak ashabına sunmaya başladı. Da­vetliler yiyip doyuncaya kadar ziyafet böylece devam etti.
     Hepsi yediği halde et ve ekmekten hiçbir şey eksilmiş değildi! Resûl-i Ekrem, ev hanımına, “Bu kalanı da hem kendin yersin, hem de he­diye edersin. Çünkü bütün halk açlık çekiyor” buyurdu. Misafirlere karşı yüzde yüz mahcup olacağını düşünen Hz. Câbir’in, bütün bu olanlarla ilgili şehâdeti ise şöyle:
     “Allah’a yemin ederim ki gelenler bin kişiydi. Hepsi de doyup kalktılar. Buna rağmen çömleğimiz hâlâ olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek yapılmakta idi! Ondan biz yedik, konu komşuya da hediye ettik!” [12]

     Hendek Kazı İşinin Tamamlanması
     Hendek kazı işinde sahabelerin gösterdikleri üstün gayret, gerçekten sadâ­katlerinin, Allah’a ve Resûlüne olan bağlılıklarının en açık bir delili idi. Ça­lışma sırasında ihtiyaçlarını görme durumunda kaldıklarında bile Peygamber Efendimizden müsaade almadan işlerinin başından kat’­iy­yen ayrılmıyorlardı. Bu durum elbette sahabe­ye yakışır bir fedakârlık ve feragat örneğiydi. Nitekim Cenab­-ı Hak da, gönderdiği ayetlerde, onların gerçek mü’minler olduklarına ve eşsiz sadâkatlerine şehâdet ediyordu: “Gerçek mü’­min­ler ancak o kimseler­dir ki Allah’a ve Resûlüne iman etmişler ve toplu bir işte bulundukları vakit de Peygamberden izin almadıkça bırakıp gitmezler. Doğrusu (ey Resûlüm), sen­den izin isteyenler, Allah’­a ve Resûlüne iman eden kimselerdir. Bu bakımdan bazı işleri için senden izin istediklerinde sen de onlardan dilediğin kimseye izin ver; onlar için Allah’tan mağrifet dile. Şüphe yok ki Allah, Gafûr’dur [çok bağışlayıcıdır], Rahîm’dir [merhameti boldur].” [13]
     Resûl-i Ekrem’in ve Müslümanların ciddiyetle sarıldıkları bu işi, münafıklar ise hafife alıyorlardı. Oldukça gevşek davranıyorlar, can­ları istediği zaman da Resûl-i Ekrem’den izin alma ihtiyacı bile duymadan çekip gidiyorlardı. Zaman zaman da canlarını dişlerine takarak çalışan iman, sadâkat, feragat ve gayret timsâli sahabelerle istihza ediyorlardı; morallerini, huzurlarını bozmak için de gülüşüyorlardı.
     Cenab-ı Hak, in­dirdiği ayet-i kerimelerde onların uygun olmayan bu hare­ketlerinden bahsede­rek şöyle buyurdu:
     “Peygamberin çağrışını, aranızda birbirinizi çağırış gibi tutmayın (Davetine hemen koşun ve izinsiz ayrılmayın). İçinizden birini siper ederek çıkıp giden­leri Allah, mu­hakkak biliyor! Bunun için Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ inmekten yahut kendilerine acıklı bir azap isabet etmekten sakınsınlar.” [14]
     Yorucu bir çalışma neticesinde, hendek kazı işi altı gün sürdü. [15] Hendek beş arşın (3.40 cm) derinliğindeydi, genişliği ise en namlı süvarilerin dahi ko­lay kolay atlayıp geçemeyeceği kadardı. Sadece tek bir yeri aceleye geldiğin­den dar kalmıştı. Oradan atlılar geçebilirdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, orası hakkındaki endişesini, “Müşriklerin buradan başka bir yerden geçip ge­lebileceklerinden korkmuyorum!” diyerek izhar etti. Resûl-i Ekrem, çarpışma boyunca bu dar kısmı nöbet tutturup bekletecektir!
     Ayrıca Pey­gam­be­ri­miz, hendeğin münasip kısımlarına giriş çıkış yerleri yaptırdı. Düşman gelip hendeğin önüne karargâhını kurunca, buralara nöbet­çiler dikecek ve başına da Zübeyr b. Avvam Hazretlerini tayin edecektir.

     İslam Ordusu
     İslam ordusu üç bin kişiden ibaretti. Bu, sayı bakımından düşman ordusu­nun üçte biri demekti. Sadece otuz altı atlı vardı. Orduda biri muhacirlerin, di­ğeri ensarın olmak üzere iki sancak bulunuyordu. Muhacirlerinkini Zeyd b. Hârise, ensarınki­ni ise Sa’d b. Übade Hazretleri taşıyordu. [16]
     Resûl-i Kibriya, karargâhını Sel dağı eteklerinde kurdu. Ordunun sırtı bu dağa geliyordu. Harbe katılmayan ka­dın ve çocuklar ise kale ve hisarlara yer­leştirildi. Yiyecek maddeleri, kıymetli ve ehemmiyetli eşyalar da yine bu hi­sarlarda muhafaza altına alındı.
     Peygamber Efendimiz için Sel dağı eteklerinde deriden bir çadır kuruldu. Bu çadır, bugünkü Fetih Mescidi’nin bulunduğu yerde idi.

     Düşman Ordusu Karargâhı
     Hendek, henüz yeni bitmişti ki ovayı düşman çadırlarının kapladığı gö­rül­dü. Düşman, karargâhını Medine’nin kuzeyinde Uhud Savaşı’nın cereyan ettiği sahada kurdu. Hendekle karşılaşmaları şaşkınlıklarına sebep oldu. O âna ka­dar böyle bir harp plân ve taktiği görmüş değillerdi. Haliyle bu durum, da­ha başından itibaren morallerini sars­tı.
     Hâlbuki, onlar, Medine’yi tamamen ele geçirecekleri hayal ve ümi­diyle çı­kıp gelmişlerdi. Eli boş dönmeyi düşünmek bile istemiyorlardı.
     Mücahitler, on bin askerlik düşmanı görmekle asla kork­madılar ve tereddüt göstermediler. Kur’an-ı Azî­müş­şan, onların bu halini şöyle tasvir eder: “Mü’minler, düşman birliklerini görünce, ‘Allah’ın ve Resûlünün bize va­dettiği (zafer) budur. Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir’ dediler. (Mü’­minlerin düşman birlikleri görmeleri) ancak onların imanlarını ve teslimi­yet­le­rini artırdı.” [17]

Notlar:
[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 225.
[3] Nisâ, 51-52, 55.
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 226.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 66.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 66.
[7] İbn Sa’d ve Taberî’nin rivâyetine göre, kıldan kurulan bu çadır, bir Türk çadırı idi
      (İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 83; Taberî, Tarih, c. 3, s. 45).
[8] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 70-71; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4. s. 282.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2. s. 70.
[10] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 303.
[11] Taberî, Tarih, c. 3, s. 46.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 229; Buharî, Sahih, c. 5, s. 46-47;
        Müslim, Sahih, c. 3, s. 1611; İbn Ke­sir, Sîre, c. 3, s. 188.
[13] Nur, 62.
[14] Nur, 63.
[15] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 67.
[16] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 67.
[17] Ahzab, 22.
Yorum Gönder

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...