Translate

18 Aralık 2012 Salı

İSLAM TARİHİ - HENDEK SAVAŞI

İSLAM TARİHİ
HENDEK SAVAŞI
     Benî Kureyza Yahudilerinin Anlaşmayı Bozması
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, deriden çadırında bulunuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir de vardı. Müslümanlar, hen­dek kenarında düş­manı gözetlemek ve nö­bet tutmakta idiler. Bu sırada Hz. Ömer, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vardı.
     “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Aldığım habere göre, Benî Ku­ray­za Yahudileri an­laş­mayı bozmuşlar ve düşmana yardım ka­rarı almışlardır!”
     Beklenmeyen bu haber, Peygamber Efendimizi fazlasıyla mütees­sir etti. Hâlbuki, bu kabilenin reisi Ka’b İbni Esed’le anlaşması vardı; bunun için o ta­raftan emin idi.

     Üzülen Efendimizin dudaklarından şu cümleler döküldü:
     “Hasbünallahü ve ni’mel-Vekîl [Allah bize yeter; O, ne güzel vekildir].” [18]

     Benî Kurayza, büyük bir Yahudi kabilesiydi ve Medine-i Münevvere dı­şında kuvvetli kalelerde oturuyorlardı. Resûl-i Kibriya Efendimizle anlaşma­ları vardı. Buna göre, Medine için hâricî bir tehlike söz konusu olduğu zaman Müslümanlarla birlikte şehri müdafaa edeceklerdi. Ayrıca Peygamber Efendi­mizden habersiz de hiçbir as­ke­rî harekâtta bulunmayacak, Ku­reyşli müşriklere ve onlara yardım edenleri korumayacaklardı. [19]
     Bu haber üzerine Peygamber Efendimiz, Zübeyr b. Av­vam’ı durumu tahkik için Benî Kurayza Yahudilerinin yur­du­na gönderdi. Hz. Zübeyr, Kurayzaoğul­larının kalelerini onardıklarını, harp tâlim ve manevraları yaptı­ğını bizzat gör­dü. Gelip durumu Efendimi­ze haber verdi. Re­sû­lul­lah, bu feda­kârlığı üzerine hakkında şöyle buyurdu:
     “Her peygamberin bir havarisi vardır; benim havarim de Zü­beyr’­dir!” [20]

     Hz. Ömer’in verdiği haber doğruydu. Benî Nadîr Yahudilerinin reisi Hu­yeyy b. Ahtab, gelip Kurayzaoğulları reisi Ka’b b. Esed’i kandırmıştı. O da an­laşmayı bozmuştu.

     Heyet Gönderilmesi
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, durumu tekrar inceden inceye tahkik etmek ve onlara nasihatte bulunmak üzere Evs kabilesinin lideri Sa’d b. Muaz, Hazreç ka­bilesinin lideri Sa’d b. Übade, Abdullah b. Revâha ve Havvat b. Cü­beyr’­i, Benî Ku­rayza Yahudilerine şu tâlimatı vererek gönderdi:
     “Gidiniz, bakınız; Şu kavimden bize erişen haberin doğruluğunu bir kere de siz tahkik ediniz. Eğer doğru ise, onu bana halkın anlayamadığı biçimde kapalı bir dil kullanarak bildiriniz. Ben onu anlarım. Açıkça söyleyip de halkın kalbine korku ve zaaf düşürmeyiniz! Şayet, onlar aramızdaki anlaşmaya sâdık bulunuyorlarsa, bunu halka açıkça ilan edebilirsiniz!” [21]
     Bu güzide sahabeler, Benî Kurayza Yahudilerinin yurtlarına gittiler. Anlaş­mayı bozmanın çirkinliğinden bahsederek onlara nasihatte bulundular. Fakat onlar kulak asmadılar ve anlaşmayı bozduklarını açıkça ilan ettiler; hatta Re­sûl-i Kibriya Efendimiz hakkında ileri geri konuşacak kadar küstahlıkta bile bulundular.
     Müslüman elçiler bu durumdan son derece rahatsız oldular. Kurayzaoğul­la­rının öteden beri müttefiki olan Hz. Sa’d b. Muaz, “Sizinle cenk etmedikçe Al­lah canımı almasın!” diye hiddetli hiddetli konuştu.
     Daha sonra Müslüman elçiler geri dönüp, durumu Resûl-i Kibriya Efendi­mize kapalı bir şekilde arz ettiler. Peygamber Efendimiz onlara, “Haberinizi gizli tutunuz! Ancak bilene açıklayınız! Çünkü harp, tedbirden ve aldatmaktan ibarettir!” dedi. [22]
     Artık Medine, çepeçevre düşman tarafından sarılmış demekti. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, bu hususa şöyle işaret buyurur:
     “O vakit, kâfirler üstünüzden (vadinin üst ve doğu tarafından), bir de altınızdan (vadinin aşağı ve batı tarafından) size gelmişlerdi. O zaman gözler yılmış,  kalpler gırtlaklara dayanmıştı.” [23]
     Benî Kurayza’nın Medine Üzerine Baskın Teşebbüsleri
     Bu esnada Kurayzaoğulları, Huyeyy b. Ahtab’ı Ku­reyş­lile­re göndererek, Me­dine’ye geceleyin baskında bulunmak üzere müşriklerden yüz, Gatafan­lar­dan da yüz kişi istediler. Onlar, bu kuvvetle birleşerek Medine kale ve hisarlarındaki kadın ve çocuklar üzerine baskın yapacaklardı.
     Bu haber Müslümanları büyük bir telâşa düşürdü. Resûl-i Kibriya Efendimiz  derhal geceleri Medine şehrini muhafaza etmek için Zeyd b. Hârise Hazretlerini üç yüz askerle, Seleme b. Eslem’i de iki yüz askerle Medine’ye gönder­di. Bu kuvvetler, gece sokaklarda devriye gezip tekbir getireceklerdi.
     Bu esnada, Benî Kurayza Yahudileri, bir iki baskın teşebbüsünde bulundularsa da, muvaffak olamayıp geri çekilmek zorunda kaldılar.

     Hz. Safiyye’nin Bir Yahudiyi Öldürmesi
     Benî Kurayza’nın ikinci baskın denemesi esnasındaydı. On kadar Yahudi, Peygamber Efendimizin halası Hz. Sa­fiy­ye’nin de içinde bulunduğu Hassan b. Sâbit’in köşkünü ok yağmuruna tuttular; hatta içeri girmeye kadar kalkıştılar. İçlerinden birisi köşkün kapısına kadar varıp içeri girmek istedi. Köşkte Hz. Safiyye ile birlikte birçok kadın ve çocuk da vardı.
     Hz. Safiyye, bir Yahudinin köşkün etrafında dolaşıp durduğunu görünce, kadın olduğu bilinmesin diye başına sıkıca bir tülbent bağladı. Eline bir sırık alıp köşkten aşağı indi. Köşkün kapısını usulca açtı. Adamın arkasından yavaşça varıp, sırıkla başına bir darbe indirdi. Orada işini bitirdi. Sonra da başını kesip Yahudilere doğru fırlattı.
     Bunun üzerine diğer Yahudiler korkuya kapılıp, “Bize, Müs­lümanların, ai­lelerini, yanlarında adam bulundurmaksızın, kimsesiz ve yalnız bıraktıkları haber verilmişti; Hâlbuki öyle değilmiş!” diyerek dağıldılar.

     Peygamberimizin Dar Gediği Bizzat Beklemesi
     Beş yüz civarında mücahidi Medine’ye gönderip şehri koruma al­tına alan Resûl-i Kibriya Efendimizin kendisi de, geceleri düşmanın oradan geçebileceği düşüncesiyle hendeğin en dar yerini bizzat bekliyordu.
     Hz. Âişe der ki: “Re­sû­lul­lah (a.s.m.), hendekteki gediği beklemek için gidip geldiği sırada soğuktan tir tir titriyordu. Yanıma gelip biraz ısındıktan son­ra, ‘Ben, düşmanın oradan başka bir yerden geçip gelebileceğinden korkmuyorum! Keşke bu gece, Müslümanlardan biri, benim yerime orayı beklese!’ buyurdu. O anda bir silah ve demir âleti şakırtısı işittim.
     “Re­sû­lul­lah (a.s.m.), ‘Kim o?’ diye seslendi.
     “‘Sa’d b. Ebî Vakkas...’ diye cevap geldi.
     “Re­sû­lul­lah, ‘Bu gediği sana havâle ediyorum. Orayı sen bekle’ buyurdu. “Kendisi de uyudu.”

     Münafıkların Hendekten Dağılmaları
     Münafıklar devamlı, “Evlat ve iyalimizi yalnız bırakıp da burada sefâletle beklemek akıl kârı değildir” diyerek Müslümanlara şüphe ve vesvese vermeye çalışıyorlardı; bir kısmı ise, bizzat Resûl-i Kibriya Efendimizin huzuruna çıka­rak, “Evlerimiz Medine’nin dışında­dır; duvarları da alçak olup, düşman ve hır­sızlara açıktır” [24] diyerek hendekten ayrılma müsaadesi istiyorlardı. Pey­gam­ber Efendimiz, bunların bir kısmına müsaade etti.
     Aslında münafıkların maksadı, böyle kritik bir anda ordudan ayrılarak Müslümanların mânevîyatını bozmaktı. Bu, onların her zaman başvuragel­dik­leri bir taktikti. Nitekim Sa’d b. Muaz Hazretleri, bir kısım münafığın Hz. Re­sû­lul­lah’tan müsaade istediğini görünce, şöyle demekten kendini ala­mamıştı:
     “Yâ Re­sû­lal­lah! Bunlara izin verme! Vallahi, biz ne zaman bir musibete uğ­rasak, sıkıntıya girsek, onlar hep böyle yaparlar!”
     Sonra da, müsaade isteyen bu münafık grubun yanına vararak, “Biz sizden her zaman böyle hareketler mi göreceğiz? Ne zaman bir musibete uğrasak, bir sıkıntıyla karşı karşıya gelsek, siz hep böyle yapar durursunuz!” [25] diyerek on­ları azarlamıştı.
     Cenab-ı Hak da, indirdiği vahiyle, onların, bu müsaade istemede samimi olmadıklarını şöyle açıklıyordu:
     “O zaman onlardan bir gürûh, ‘Ey Yesrib [Medine] ahalisi, sizin için burada durmak yok; hemen dönün’ demişlerdi; onlardan bir kısmı da, ‘Hakikaten ev­lerimiz açıktır’ diyorlar, Peygamberden izin istiyorlardı. Hâlbuki, onların ev­leri açık değildir. Onlar kaçmak­tan başka bir şey arzu etmiyorlardı!” [26]

     Harbin Başlaması
     Düşman, hendek arkasında çarpışmanın bir hayli zor olacağını biliyordu. Buna rağmen bütün hazırlıklarını tamamlayarak, var kuvvetiyle hücuma geçti. Fakat hendek, işlerini tahmin ettiklerinin de üstünde güçleştiriyordu. Hendeği bir türlü geçme imkân ve fırsatını elde edemiyorlardı. Haliyle bu da ümitsiz­liğe düşmelerine sebep oluyordu.
     Sonunda, çarpışma uzaktan uzağa ok atışlarıyla devam etti. Fakat bu da, ne­ticenin uzamasından başka bir işe yaramıyordu. Düşman ordusu, hücumlarından bir netice elde edemediğini görünce, Müs­lümanları muhasara altına almaya karar verdi. Zaten başka yapacak bir şeyleri de yoktu!

     Tek Tek Vuruşma
     Bir ara düşman süvarilerinden birkaçı atlarını sürüp hendeğin bahsedilen dar yerinden Müslümanlar tarafına geçmeye muvaffak oldular ve kendileriyle dövüşecek er dilediler. İçlerinde en meşhuru, Amr b. Abdi Vedd idi. Birçok hadise görüp geçirmiş, yalnız başına birçok topluluğu dağıtmış, cesur ve silahşörlükte mahir bir süvari idi. Arap kabileleri, onu bir bölük süvariye mukabil tutarlardı. Onunla dövüşmek için fevkalâde cesaretli ve yürekli olmak gerekirdi. Bu sebeple kimse ona karşı çıkmak istemezdi.
     Bu sefer Amr, dövüşecek er dileyince, Hz. Ali, “Yâ Re­sû­lal­lah, ona karşı ben çıkarım, müsaade eder misiniz?” dedi.
     Peygamber Efendimiz, “Sen, otur yâ Ali! Gelen, Amr’­dır” buyur­du.
     Amr, tekrar Müslümanlara meydan okudu: “İçinizde muharebe meydanına çıkacak er yok mudur? Hani sizin ölülerinize tayin ettiğiniz cennet nerede?”
     Hz. Ali, tekrar karşısına çıkmak istedi.
     Resûl-i Ekrem Efendimiz yine “Yâ Ali, o Amr’dır” buyurarak izin vermedi.
     Karşısına kimsenin çıkmadığını gören Amr, bütün bütün şımardı ve iğrenç küfürler savurarak, “Er meydanına çıkacak kimse yok mu?” diye üst perdeden bağırdı.
     Hz. Ali, tekrar cesaretle yerinden fırladı. “Onunla ben dövüşürüm yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. Resûl-i Kibriya Efendimiz yine “Yâ Ali, o Amr’dır” buyurdu.
     Hz. Ali, “Amr da olsa, çıkar, dövüşürüm yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz, Allah’ın Ars­la­nına müsaade etti. Biz­zat kendi eliyle zırhını ona giydirdi ve “Zülfikâr” adlı kılıcını beline bağ­la­dı; sarığını da başına sardıktan sonra, “Yâ Rab! Amcam oğlu Ubeyde, Be­dir’de ve amcam Hamza, Uhud’da şehit oldular. Yanımda bir amcazâdem Ali kaldı. Sen, onu muhafaza eyle, ona yardımını ihsan eyle, beni de yalnız bı­rakma!” diye dua etti. [27]
     Hz. Ali, yaya olarak, imanından gelen heybetle, Amr’a doğru yürüdü. İki taraf da bu büyük dövüşü hayranlıkla seyre hazır duruyordu. Zırha bürünen Hz. Ali’nin gözlerinden başka hiçbir tarafı görünmüyordu.
     Amr, “Sen kimsin?” diye sordu.
     Hz. Ali, “Ben, Ali’yim!” diye cevap verdi.
     Amr, bu bıyıkları yeni terlemiş genci karşısında bulunca, bir merhamet ve istihfaf tavrı aldı. “Amcalarından, senden başka daha yaşlı kimse yok mu­dur? Ben, senin ka­nını dökmek istemiyorum! Çünkü baban benim dostumdu” diye konuştu.
     Hz. Ali’nin ise cevabı şu oldu: “Vallahi, ben, senin kanını dökmek isterim!”
     Amr, bu cevaba kahkahayla gülerek, “Bu ağızla bir kimsenin karşıma çıkacağı hatırıma bile gelmezdi!” dedi.
     Hz. Ali’nin sözleri Amr’ı çileden çıkarmıştı. Kılıcını sıyırıp atıyla onun üzerine yürüdü. Hz. Ali, “Ben, seninle nasıl çarpışabileyim? Ben yayayım, sen atlı. Atından in de benim gibi yaya ol!” diye teklifte bulundu. Amr, derhal atından indi ve hayvanı salıverdi; öfke dolu bakışlarla Hz. Ali’nin karşısına dikildi. Hz. Ali, “Ey Amr!” dedi. “Ben, senin Ku­reyş’ten bir kim­seyle kar­şılaştı­ğın­da, onun iki isteğinden birisini kabul edip yerine getireceğin hakkında Al­lah’a vaatte bulunduğunu işittim. Doğru mudur?”
     Amr, “Evet...” dedi.
     O zaman Hz. Ali, “Öyle ise, ben seni Allah'a ve Resûlüne imana davet edi­yor ve İslamiyete kabule çağırıyorum!”
     Amr, “Bu, bana lâzım değil; geç bunları!” dedi.
     Bu sefer Hz. Ali, “Öyle ise” dedi. “Bizimle çarpışmaktan vazgeç! Yurduna dön, git!”
     Amr, “Ben adayacağımı adamış ve intikam almadıkça başıma yağ ve koku sürmeyi kendime yasaklamışım dır” diye karşılık verdi.
     O zaman Hz. Ali, “O halde vuruşmaya hazır ol!” diye kük­redi. Amr, yine kahkahayla güldü. “Doğrusu ben, Araplar içinde benden kork­ma­dan benimle çarpışmak isteyecek böylesine bir kahraman bulunabileceğini tah­min etmemiştim!” diye hayretini izhar etti. Sonra da ekledi: “Sen, henüz genç bir yiğitsin. Üstelik baban da benim dostumdu. Benimle çarpışmaktan vazgeçip dön, geri git. Seni öldürmek istemiyorum!”
     Cesaret kahramanı Hz. Ali, “Ama ben, seni öldürmek is­ti­yo­rum!” diye kar­şı­lık verdi. Hz. Ali’nin son cümlesi, Amr’ı son derece hiddetlendirmişti. Bir vuruşta Hz. Ali'nin kalkanını parçaladı. Kalkanı delen kılıç, Hz. Ali’­nin alnını sıyırdı. Hz. Ali, şimşek gibi bir hızla yana sıçradı; bu sefer sıra ondaydı. Amr’ın boyun köküne Zülfikâr’la şiddetli bir darbe indirdi. Amr’ın başı bir tarafa, gövdesi bir tarafa düştü.
     Bir anda feryat ve çığlıklar koptu, ortalık birbirine karıştı. Hz. Ali ise, Ce­nab-ı Hakk’ın bu muvaffakiyeti kendisine ihsan etmesinden dolayı “Allahü Ek­ber!” diyerek tekbir getirdi. Resûl-i Ekrem ve Müslümanlar da tekbir geti­rince bir anda her taraf tekbirlerle çınladı.
“Kılıç Değil, El Keser!”
     O esnada, Ku­reyş süvari ve şâirlerinden olan Hübeyre b. Ebî Vehb, Hz. Ali’yle çarpışmaya yeltendi; fakat bir kılıç darbesi yiyince, çareyi kaçmakta buldu! Bu sefer onu Hz. Zübeyr b. Avvam takip etti. Kılıçla vurup atının eğe­rini kes­ti. Daha sonra Hz. Zübeyr, Nev­fel b. Abdullah’ın peşine düştü. Şiddetli bir darbeyle onu yukarıdan aşağı doğru ikiye biçti.
     Sonraları Hz. Zübeyr’e, “Senin kılıcın gibi kılıç görmedik!” denilince şu ce­vabı verdi: “Onu yapan kılıç değildir, bilektir!”
     Ku­reyş’in diğer süvarileri dehşete kapılarak doludizgin kaçmaya başladılar. Hatta Ebû Cehil’in oğlu İklime, can havliyle kaçıp giderken mızrağını düşürmüş, geri dönüp onu almaya bile cesaret edememişti.
     Bir bölüğe bedel kabul ettikleri Amr b. Abdi Vedd’in mü­bâreze meydanınında düşüp kalması, Müslümanları son derece sevindirirken, müşrikleri ise fazlasıyla korkutup dehşete düşürdü; hatta Ku­reyş ordusu kumandanı Ebû Süfyan, “Bugün bizim için hayırlı bir iş yok” diyerek ye’s içinde hendeğin başından çekilip karargâha gitti.

     Her Taraftan Hücuma Kalkış
     Bir gün sonra, müşriklerin tamamı, Kurayzaoğulları Yahudileriyle birlikte her taraftan Müslümanları çepeçevre sardılar ve akşama kadar durmadan on­ları ok yağmuruna tuttular. Kıtlık yüzünden pek zayıf ve güçsüz düşmüş olan Müslümanlar, düşman sürüsünün böyle bir kara bulut gibi her taraftan sıkıştırma­sı üzerine, bütün bü­tün mecalsiz kaldılar; akşam olup düşman çekilince, bir miktar nefes aldılar. Fakat “Düşman, yarın yine böyle her taraftan şiddetli hücuma girişirse, hali­miz ne olur?” diyerek herkeste bir endişe ve telâş vardı.

     Münafıklar Yine Sahnede
     Münafıklar zümresi, Müslümanların maruz kaldıkları bu sıkıntı ve kıtlığı fırsat bilerek, onların mânevîyatlarını bozucu telkinlerde bulunmaya başladılar  “Muhammed, size, Kayser’­in ve Kisrâ’nın hazinelerini vadediyor! Hâlbuki, şu anda hendek içinde hapsolmuşuz. Korkudan abdest bozmaya bile gidemi­yoruz! Vadettiği nerede, biz nerede? Allah ve Resûlü, bize aldatışdan başka bir şey vadet­mi­yor!”
     Kur’an-ı Kerim, bu hususa da işaret eder. [28]
     Ne var ki münafıkların bu haince ve dessasça telkinlerinden hiçbiri gerçek mü’minleri Hz. Re­sû­lul­lah’ın yanından ayıramıyordu.  Çünkü onlar, Yüce Al­lah’ın kendilerine yardım edeceği hususundaki vaadine bütün samimiyetleriyle inanmışlardı; Allah’ın tak­dirine teslimiyetleri sonsuzdu; Allah ve Resûlü uğrunda her türlü musibet ve sıkıntıya seve seve katlanıyorlardı. Münafıklar ise, tam tersine, Medine’yi çepeçevre saran düşman ordusunun, Kâinatın Efendisi Peygamberimizle ashab-ı kiramın vücutlarını ortadan kaldıracağını sanıyorlardı, hatta bunu istiyorlardı! Böylece, bu ağır imtihanda gerçek mü’min­ler­le münafıklar birbirlerinden ayrılıyorlardı!
     Kur’an-ı Azîmüşşan’ın konuyla ilgili şu ayeti ne kadar ibret vericidir:
     “Ey mü’minler! Yoksa siz, sizden evvel gelenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara, öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve çeşitli belâlarla sarsıldılar ki hatta peygamberleri, maiyetindeki mü’minlerle birlikte, ‘Allah’ın yardımı ne zaman yetişecek?’ diyordu. Gözünüzü açın: Allah’ın yardımı yakındır muhakkak!” [29]

     Düşmanda Yılgınlık
     Muhasara uzadıkça uzuyordu. Müşriklerin baskın ve hücumları her defasında Müslümanlar tarafından püskürtülüyordu. Muhasaranın uzaması, her iki tarafı da büyük sıkıntı, açlık ve soğuk ile karşı karşıya bırakmıştı. Mahsûl, harbin başlamasından bir ay kadar önce tarlalardan toplanmış olduğu için, düşman ordusunun at ve develerinin yiyecekleri de tükenmiş, hayvanlar açlıkla karşı karşıya gelmişlerdi. Bütün bunlar, düşman safında gevşekliğe, ümitsizliğe ve yılgınlığa sebep oldu.

     Pey­gam­be­ri­mizin Gatafanlara Teklifi
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, muhasaranın uzayıp gittiğini, soğuk, kıtlık ve aç­lı­ğın her gün biraz daha arttığını ve Müslümanları bütün bütün sarstığını gö­rün­ce, Gata­fan­la­rın kumandanı Uyeyne b. Hısn ile Hâris b. Avf’a, “Müslü­man­la­rı muhasaradan vazgeçip yurdunuza dönüp giderseniz, Medine’nin yıllık meyve mahsûlünün üçte birini veririm!” diye haber gönderdi. Onlar ise, “Bize, Medine’nin yıllık hurma mahsûlünün yarısı verilmelidir” dediler. Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz buna yanaşmadı. Bunun üzerine üçte bire râ­zı oldular ve bir heyet halinde Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıkıp geldiler.
     Peygamber Efendimiz, bu arada, önce ensarın reislerinden Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde’nin görüşlerini öğrenmek istedi. Onlar önce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu sizin arzu ettiğiniz bir şey midir, yoksa Allah’ın size emrettiği ve bizim de mu­hakkak yerine getirmemiz gereken bir şey midir?” diye sordular.
     Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, “Eğer, bunu yapmaya Allah tarafından emro­lun­saydım, sizinle istişare etmez, gereğini hemen yerine getirirdim! Bu, kabul edip etmemekte serbest bulunduğunuz bir görüşten ibarettir!” buyurdu.
     Bunun üzerine Sa’d b. Muaz Hazretleri, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Biz ve şu kavim, bir zamanlar Allah’a şerik koşar, putlara tapar, Al­lah’a ibadet etmez ve O’nu tanımazken bile, bunlar misafirlik veya satın almak gibi durumlar dı­şında Medine’den tek bir hurma yemeyi ummamışlardır  Şimdi, Allah, bizi İs­lam’la şereflendirdiği, onunla doğru yolu buldurduğu, seninle ve onunla bize kuvvet bahşettiği bir sırada mı mallarımızı bunlara haraç olarak vereceğiz? Vallahi, bizim için böyle bir anlaşmaya hiç ihtiyaç yoktur. Allah, on­larla aramızdaki hükmünü verinceye kadar, onlara sunacağımız tek şey kılıçtır!” [30]
     Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu konuşmadan memnun oldu. Gatafan heye­tine de, “Kalkıp gidiniz! Artık aramızı ancak kılıç halleder!” dedi.
     Bunun üzerine Gatafan heyeti, Re­sû­lul­lah’ın huzurundan ayrıldı. Yolda, Hâris b. Avf, Uyeyne b. Hısn’a şunları söyledi:
     “Biz, Ku­reyşlilere yardım maksadıyla Muhammed’e saldırmakla bir şey el­de edemeyeceğiz! Vallahi, ben Muham­med’in işinin açık ve üstün bir iş olduğunu görüyor ve tahmin ediyorum! Vallahi, Hayber Yahudilerinin bilginleri Harem halkından Muhammed’in sıfatında bir peygamberin kitaplarında yazılı bulduklarını söyler dururlardı.”
     Mücahitlerin Çektikleri Sıkıntı
     Kuşatma esnasında mücahitler büyük sıkıntı ve meşakkatlere maruz kalı­yorlardı. Harpten önce durmadan dinlenmeden hendeği kazmışlardı, o biter bitmez de harbe girmişlerdi. Bu bakımdan oldukça bitkin ve yorgun idiler. Ayrıca açlık sıkıntısı da çekiyorlardı. Hava da oldukça soğuktu.
     Huzeyfe (r.a.), muharebenin sadece bir gecesini şöyle anlatır:
     “Biz bir tarafta saf bağlamış, oturuyorduk. Ebû Süfyan ve ordusu üst tarafımızda  Kurayza Yahudileri de alt tarafımızda idiler. Bunların Medine’deki çoluk çocuğumuza baskın yapmalarından korkuyorduk.  Hiç böylesine karanlık, böylesine fırtınalı bir gece geçirmemiştik.  Rüzgâr sanki ıslık çalıyor, karanlıkta hiçbirimiz uzattığı parmağını bile göremiyordu! Münafıklar, ‘Evlerimiz emniyetde değildir’ diyerek Re­sû­lul­lah’tan izin istediler; Hâlbuki, evleri teh­li­kede de­ğildi! İzin isteyenlerin hepsine izin verildi. İzin alanlar beklemeden sıvışıp gidiyorlardı. Biz üç yüz küsur civarında idik. Tek tek Allah Resûlünün ya­nın­da nöbet tuttuk. Sıra bana gelmişti. Üzerimde düşmana karşı koyacak ne bir kalkanım, ne de soğuktan korunmak için bir elbisem vardı; sadece zevcemin verdiği dizlerimi geçmeyen yün bir örtü vardı.” [31]

     Düşmanın Şiddetli Hücumu ve Kazaya Kalan Namazlar
     Muhasaranın devamı sırasında bir ara düşman birlikleri Re­sû­lul­lah’ın çadı­rını şiddetli ok yağmuruna tutmuşlardı. Peygamber Efendimiz, üzerinde zırh, başında miğfer, çadırının önünde duruyordu.
     Hz. Cabirder ki:
     “Müşrikler, o gün, bizimle durmadan çarpıştılar. Askerlerini takım takım ayırdılar. Hâlid b. Velid kumandasındaki büyük ve ağır bir fırkalarını Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) bulunduğu yere yönelttiler. O gün, gecenin geç saatlerine kadar çarpıştılar. Ne Re­sû­lul­lah ve ne de Müslümanlar, yerlerinden ayrılma imkân ve fırsatını bulamadılar.” [32]
     Çarpışma öylesine şiddetli devam ediyordu ki Resûl-i Kibriya Efendimiz, o günün öğle, ikindi ve akşam namazlarını bile vaktinde kılma imkân ve fırsatını bulamadı. Zâtına eziyet ve hakaret edenlere bile beddua etmeyen Kâinatın Efendisi, namazlarını kazaya bıratırdıklarından dolayı, onlara, “Onlar nasıl, güneş batıncaya kadar uğraştırıp, bizi namazımızdan alıkoydularsa,  Allah da onların ev­lerine, karınlarına ve kabirlerine ateş doldursun!” diyerek beddua et­ti; daha sonra, o günün öğle, ikindi ve akşam namazlarını ashabıyla birlikte kaza etti. [33]

     Nuaym B. Mes’ud’un Büyük Hizmeti
     Her iki taraf da, açlık, yorgunluk, soğuk ve netice alamamaktan gelen sıkıntıdan bunalmıştı. Bu sırada, henüz yeni Müslüman olmuş, fakat Müslüman olduğundan ne müşriklerin, ne de kavmi olan Gatafanların haberi bulunmayan Nuaym b. Mes’ud, Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İslam'a kavuşmuş olmanın şükrünü, Müslümanlara bir hizmette bulunmakla ifa etmek istiyordu. Şu teklifte bulundu:
     “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben Müslüman oldum. Kavmim olan Gata­fanların bundan haberleri yok. Emret, istediğini yapayım!”
     Peygamber Efendimiz, “Sen tek bir kişisin. Cesaretinle ne yapabilirsin ki? Mamafih, yalnız başına da bir iş görebilirsin: Elinden gelirse, bizi muhasara al­tına almış bulunan kavimlerin arasına gir de, onları birbirinden ayırmaya çalış! Çünkü harp, hilelerden ibarettir!” [34] buyurdu.
     Hz. Nuaym, kendisinden istenen hizmeti kavramıştı. “Evet, yâ Re­sû­lal­lah! Bu işi yapabilirim! Fakat gerektiğinde ger­çe­ğe aykırı bir şeyler söylememe izin vermelisin!” dedi. Peygamber Efendimiz, “İstediğini söyle! Sana helâldir!” [35] diyerek ona ruh­sat verdi.

     Hz. Nuaym, Kurayzaoğulları Yurdunda
     Hz. Nuaym, derhal yola koyuldu. Önce, Kurayzaoğullarının yanına vardı. Şüphelerini davet edici en ufak bir harekette bulunmadan şöyle konuştu: “Şu adamın (Hz. Peygamberin) işi, şüphesiz, bir belâdır. Kaynuka ve Na­diroğullarına yaptığını da gördünüz. Ku­reyşli­ler ve Ga­tafanlar, Muhammed ve ashabıyla savaşmak için buraya gelmiş bulunuyorlar. Siz de onlara yardımcı oldunuz. Hâlbuki, onların yurtları, malları, mülkleri, çoluk çocukları sizin gibi burada değildir. Onlar, fırsat ve imkân bulurlarsa, onları mağlup eder, gani­met­­leri toplarlar; mağlup olurlarsa, buradan savuşur, giderler. Sizi ise, bu adamla başbaşa bırakırlar. Sizde ise, ona karşı koyacak güç ve kuvvet yoktur. Siz Ku­reyş­lilerden bazılarını rehin almadıkça, asla onların yanında Muham­med’e karşı savaşmayın.  Rehineler yanınızda bulunursa, kolay kolay sizi terk edip gidemezler.” [36]
     Benî Kurayza Yahudileri, bu tavsiyeyi pek uygun buldular; üstelik, kendilerini ikaz ettiği için Hz. Nuaym’a teşekkür bile ettiler.
     Yanlarından ayrılırken Hz. Nuaym, “Sakın anlattıklarımı kimseye söylemeyin, gizli tutun!” demeyi de ihmâl etmedi. Onlar da gizli tutacaklarına dair söz verdiler.

     Hz. Nuaym, Ku­reyşliler Arasında
     Benî Kurayza’nın yanından ayrılan Hz. Nuaym, doğruca Kureyş müşrikle­ri­nin yanına vardı ve “Sizi ne kadar çok sevdiğimi bilirsiniz! Mu­hammed’den ayrı olduğum da malumunuz. Öğrendiğim bir şeyi size söylemek zorundayım. Ama sır olarak saklayacağınıza yemin edin!” dedi.
     “Yemin ederiz!” dediler.
     Hz. Nuaym, “Haberiniz olsun ki” dedi. “Kurayzaoğulları, Muhammed’le ittifaklarını bozduklarına pişman olmuşlardır. Aralarının tekrar düzelmesi için, ileri gelenlerinizden birçok kimseyi sizden rehin isteyeceklermiş ve Mu­ham­med’le tekrar barışmak için onların boyunlarını vuracaklarmış. Bununla bir­likte Nadiroğullarının da tekrar yurtlarına dönmelerine müsaade alacaklarmış! Şayet, Kurayzaoğulları, ileri gelen adamlarınızı rehin almak için size bir haber gönderirlerse, sakın ha eşrafınızdan bir tek kimseyi dahi göndermeyiniz!” [37]

     Hz. Nuaym, Gatafanlar Arasında
     Hz. Nuaym, bundan sonra kendi kabilesi olan Ga­ta­fan­ların yanına vardı. “Ey Gatafan topluluğu! Sizler, benim kabilemsiniz, bana en sevgili olan kimselersiniz” diye söze başladıktan sonra şöyle konuştu: “Yahudilerin, sizlerle yapmış oldukları anlaşmayı bozduklarını ve Mu­ham­med’le anlaşmak üzere olduklarını öğrendim. Benî Nadîr’i Medine’ye ka­bul etme karşılığında, Benî Kurayzalar, onunla sulh edeceklermiş!” Hz. Nuaym, böylece, kendi kabilesini de söylediklerine inandırmayı ba­şardı.

     Taktik, Müspet Netice Veriyor
     Hz. Nuaym’ın taktiği müspet neticesini vermeye başladı. Plân gereği, Benî Kurayza Yahudileri, müşriklerin ileri gelenlerinden rehin almak üzere yetmiş kişi istediler; onlar ise, bunu yine Hz. Nuaym’ın tâlimi üzere reddettiler. Haliyle, bu durum aralarını açtı. Her iki taraf da, “Demek, Nu­aym’ın söyledikleri doğruymuş!” diyerek aralarındaki münasebetleri kestiler.
     Benî Kurayzalar, aynı şekilde Gatafanlardan da rehine istediler. Onlar da red­dedince, plân başarıyla neticelenmiş oldu.

     Son Çarpışma ve Allah’ın Nusreti!
     Müşrik ordusu son defa, var gücü ve bütün şiddeti ile hendeğin her tarafından hücuma geçti. Çarpışmalar çok şiddetli oluyordu. Karşılıklı ok ve taş atışlarıyla taraflar birbirlerini yıldırmak ve püskürtmek istiyorlardı.
     Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bu nâzik anda, Resûl-i Kibriya Efen­dimiz, ridâsını üzerinden yere atıp, ellerini Kadîr-i Mut­lak’a açarak şöyle dua ediyordu:
     “Ey kitabı (Kur’an’ı) indiren, hesabı en çabuk gören, kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allah'ım! Şu kabileleri de hezimete uğrat; sars onları Al­lah'ım! Onlara karşı bize yardım et! Allah'ım! Sen, bu bir avuç Müslümanın he­lâkını dilersen, artık sana ibadet edecek kim kalır?” [38]
     O gün çarpışma bütün şiddetiyle devam etti. Artık hava kararmış, taraflar karargâhlarına çekilmişlerdi. Gecenin karanlığında Hz. Cebrail (a.s.), Peygam­ber Efendimize gel­di ve düşman ordusunun estirilen bir rüzgârla perişan edi­leceğini müjdeledi. Müjdeyi alan Resûl-i Ekrem, iki dizi üzerine çöktü, ellerini kal­dırarak nus­re­tini ulaştıran Cenab-ı Hakk’a, “Bana ve ashabıma merhame­tin­den dolayı, sana hadsiz şükür ve hamd olsun Allah'ım!” diyerek şük­rünü tak­dim etti.

     Müşrikler Perişan Oluyor!
     Cumartesi gecesi idi. Geceyle birlikte, müşrik ordusunun bulunduğu sahada dondurucu bir rüz­gâr gürlemeye başladı. Bu, en soğuk kış gecelerinde esen bir dondurucu rüz­gârdı. Müşriklerin gözleri toz ve toprakla doldu. Kap kacaklar uçuşuyor, ça­dırlar sökülüyor, at­lar develer bir­birine karışıyor, gözler birbirini göremi­yor­du. [39]
     Düşmanı artık müthiş bir korku ve panik havası sarmıştı. Şaşırmışlardı. Boz­gun evvela Ku­reyş müşrikleri cep­he­sinde başladı. Askerlerden önce, Ko­mu­tan Ebû Süfyan devesine atladı ve “Hemen göç ediniz; işte, ben gidiyo­rum!” diyerek Mekke’­ye doğru yola koyuldu. Ku­reyş ileri gelenleri kendisini kı­namasalardı, belki de tek başına doludizgin orduyu terk edip gidecekti. Kav­minin ileri gelenlerinin ayıplamasına uğrayan Ebû Süfyan, tek başına gitmekten vazgeçti ve geri döndü. Ne var ki artık orduda bozgun havası başla­mıştı ve durdurulacak gibi değildi. Askeri toparlamak için gösterilen gayretler neticesiz kaldı. Süratle toparlanıp Mekke yolunu tutmaktan başka yapabilecekleri hiçbir şey kalmamıştı; öyle yaptılar.
     Sadece takip edilmekten korktuklarından, henüz o sırada müşrikler safında Müslümanlara karşı savaşan Amr b. Âs ve Hâlid b. Velid, iki yüz kişilik bir sü­vari birliğiyle geride kaldılar. [40]
     Ku­reyş müşrikleri gerisingeri kaçınca, kendileriyle ittifak etmiş bulunan di­ğer kabileler de ordugâhtan ayrılıp yurtlarına döndüler.
     Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara yapılan bu İlâhî yardımdan Kur’an-ı Kerim’de şöyle bahsedilir: “Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın: O zamanda —ki, size düşman orduları saldırmıştı— da size onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular (melekler) göndermiştik. Allah, ne işlerseniz hepsini hakkıyla görendir.” [41]

     Resûl-i Ekrem’in Cenab-ı Hakk’a Şükrü
     Düşmanın büyük bir hezimete uğrayıp çekilmekte olduğunu gören Fahr-i Âlem Efendimiz, tebessümler arasında, yardımı gönderen Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi: “Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız bir O vardır. Allah, ordusunu aziz kıldı; kuluna da yardım etti. Tek başına da Ahzab’a (Arap kabilelerine) galebe etti!” [42]
     Müşrik ordusunun hiçbir müspet netice alamadan eli boş döndüklerini, Kur’an-ı Kerim bize şöyle haber verir: “Allah (Hendek Savaşı’ndaki) o kâfirleri, hiçbir zafere erdirmeden öfkele­riyle geri çevirdi. Böylece Allah, savaş yükünü mü’min­lerden kaldırdı. Allah, Kâvî’dir [her şeye gücü yeter], Azîz’dir [her şeye galiptir].” [43]

     Zafer, Müslümanların!
     Bir ay kadar süren çetin bir çarpışma ve muhasara, böy­lece, Allah’ın yardı­mıyla sona ermişti. Düşmanlar perişan edilirken, Müslümanlara da rahat bir nefes alma imkânı doğmuştu. Küffâr ordusunun bu dönüşü, artık bütün dönüşlerin başlangıcı sayılacaktı. Bundan böyle Müslümanlar üzerine yürüme cesaretini kendilerinde bulamayacaklardı. Zira, Bedir, Uhud ve işte Hendek gibi üç büyük savaşta mü’minlerin ne derece kuvvetli olduklarını ve onları bundan böyle mağlup etmenin kolay olmayacağını anlamış oluyorlar­dı.
     Gerisingeri dönen müşrik ordusunda hâkim hava, ye’s, keder ve üzüntü iken mü’minler arasında ise tam bir bayram havası vardı. Herkes memnun ve mes­rurdu. Bunca yorucu çalışma, sebat ve cesaret ile çarpışmanın neticesini böylesine güzel bir surette elde etmekle, gönül huzuru içinde Rablerine, hamd ve şükrediyorlardı. Hz. Re­sû­lul­lah’ın şu müjdesi ise, sevinçlerini kat kat artırı­yordu: “Bundan sonra biz gidip onlarla çarpışacağız; artık onlar, gelip bizimle çar­pışamayacaklardır!” [44]
     Resûl-i Ekrem’le birlikte mücahitler bayram havası içinde, Hen­dek­ten şehre döndüler.

     Şehit ve Ölü Sayısı
     Bu muharebede mücahitler yedi şehit vermişlerdi; kâfirlerden ise dört ölü vardı. Şehit olan sahabelerin hepsi de ensar­dandı.
__________________________________________________________________

Notlar:
[19] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 147-150.
[20] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 106; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[21] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 232.
[22] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 233.
[23] Ahzab, 10.
[24] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 200.
[25] Vakidî, Megazi, c. 2, s. 463.
[26] Ahzab, 13.
[27] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 68; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 61; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 642.
[28] Ahzab, 13.
[29] Bakara, 214.
[30] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 234.
[31] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 220.
[32] Vakidî, Megazi, c. 2, s. 473.
[33] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 68; Tirmizî, Sünen, c. 1, s. 337.
[34] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 240; İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 278
[35] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 278.
[36] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 240-241; İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 278.
[37] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 241; İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 278.
[38] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 74; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 214.
[39] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 71.
[40] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 69.
[41] Ahzab, 9.
[42] Buharî, Sahih, c. 3, s. 33.
[43] Ahzab, 25.
[44] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 262.
Yorum Gönder

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...