27 Aralık 2012 Perşembe

İSLAM TARİHİ / MÛ'TE MUHAREBESİ

İSLAM TARİHİ
MÛ'TE MUHAREBESİ


     (Hicret’in 8. yılı Cemaziyelevvel ayı / Milâdî 629)     Peygamber Efendimiz, sadece büyük devletlerin hükümdarlarını mektuplar ve elçiler göndererek İslam’a davet etmekle kalmamış, aynı zamanda onlara peyk ve tâbi durumunda bulunanlara da elçi ve mektuplar vasıtasıyla İslam’ı teb­liğ etmişti. Busra (şimdiki Havran) Vâlisine de, ashaptan Hâris b. Umeyr el-Ez­dî Hazretlerini nâme-i hümâ­yunla göndermişti. Busra, o sırada bir beylik idi. Vâlisi ve ahalisi ırkan Arap oldukları halde, dinen Hıristiyan ve siyaseten de Bizans’a tâbi bulunuyorlardı.
     Elçi Haris Hazretleri, Dimaşk nahiyelerinden Belka’a bağlı Mu’te köyüne va­rınca, Bizans Kayserinin Şam vâlilerinden olan Şürahbil b. Amrü’l-Gassanî’nin yanına çıkartılmıştı. Şürahbil, Hz. Haris’in Pey­gam­be­ri­mizin elçisi olduğunu öğrendiği halde, onu hunharca öldürmüştü. [1]
     Elçisinin şehit edildiğini haber alan Resûl-i Zîşan, pek ziyade müteessir ol­du. Sahabe-i güzin de fazlasıyla üzüldü. Zira, o âna kadar Resûl-i Kibriya Efendimizin hiçbir el­çisi öldürülmemişti. [2] Haris, Hz. Re­sû­lul­lah’ın şehit edi­len ilk ve son elçisidir. Bu bakımdan, bu vahşîce cinayet çok büyük bir mana taşıyordu. Doğrudan doğruya Hz. Re­sû­lul­lah’ı ve Müslümanları gönülden rencide eden çirkin bir hadiseydi. Şürahbil, bu alçakça davranışıyla, İslam’a kar­şı olan derin kin ve düşmanlığını ortaya koyduğu gibi, devletler arasında câ­rî “Elçiye zevâl olmaz” temel prensibini de ihlâl etmişti.
     Hadiseyi değerlendiren Resûl-i Ekrem Efendimiz, derhal bir ordu teşkil etti; üç bin mücahitten meydana gelen bu ordunun başına da, kendi azatlısı olan Zeyd b. Hârise’yi tayin etti.
     Resûl-i Ekrem, Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin ettiğini belirttikten sonra da, “Zeyd şehit olursa, yerine Cafer b. Ebû Tâlib geçsin! Cafer şehit olursa, Müslümanlar aralarında münasip birini kendilerine kumandan seçsin!” [3] diye buyurdu.
     Feraset sahibi Müslümanlar, bu ifadelerdeki ince manayı kavramışlardı. Gözyaşları arasında, “Yâ Re­sû­lal­lah, keşke sağ kalsalar da kendilerinden fay­dalansak!” derken, Hz. Resû­lul­lah hiçbir cevap vermeyip sustu.
     Ya, sırasıyla kumandanlığa geçecek olanlar? Onlar da âkıbetlerinin Hz. Re­sû­lul­lah’ın bu yüce sözlerinde gizli olduğunu bildikleri halde, yola çıkmakta zerre kadar tereddüt göstermediler, "emr-i Peygamberî"ye ruh-u canla itaat ettiler. Evet, onlar, bile bile ölüme koşuyorlardı! Ama bu ölüm, normal ölümlerden farklı olacaktı ve bu ölüm, onları hayat mertebelerinin en yükseğine ulaştıracaktı, şehitlik... Gönüllerinde yatan tek gaye, İ’lây-ı Kelimetullah; ruhlarını saran tek arzu ise, şehâdet idi. İşte, onları coşkun bir hava içinde sefere çıkaran gaye ve arzu bu idi!
     İslam Ordusunun Medine’den Uğurlanışı
     Üç bin kişilik İslam ordusu, bir vücut haline gelmiş, harekete hazır bekliyordu. O sırada Peygamber Efendimiz, beyaz bir sancak bağlayıp Komutan Hz. Zeyd’e verdi ve “Hâris b. Umeyr’in öldürüldüğü yere kadar gidiniz. Orada bulunanlara İslam'ı teklif ediniz. Kabul ederlerse ne âlâ; etmezlerse, Allah’ın yardımına güvenerek onlarla çarpışınız!” [4] diye emretti.
     Bu tavsiyeden bile, İslam ordusunun intikam duygusundan uzak, İslam’ı teklif etmek gibi ulvî bir gayeyle yola çıkarıldığını pekâlâ anlamak mümkündür!
     Mücahitleri uğurlamaya, Resûl-i Ekrem’le birlikte birçok Müslüman da Se­niyyetü’l-Veda’ya [Veda Yokuşu’na] kadar gelmişti. Resûl-i Ekrem burada dur­­du ve mücahit­le­re, “Ben, size, Allah'ın emirlerini yerine getirmenizi, ya­sak­larından uzak kalmanızı, Müslümanlardan yanınızda bulunanlara karşı ha­yır­lı olmanızı ve iyi davranmanızı tavsiye ederim. Allah yolunda Allah'ın ismiyle savaşınız! Ganimet mallara hıyanet etmeyiniz! Ahde vefasızlık göster­me­yiniz! Küçük çocukları öldürmeyiniz! Kadınları, yaşlanmış pîr-i fanileri katlet­me­yi­niz! Ağaçları kesip yakmayınız! Evleri yıkmayınız! Orada, Nasranî­lerin kiliselerinde, halktan uzaklaşmış, kendilerini tamamen ibadete vermiş birtakım kimseler bulacaksınız. Sakın onlara dokunmayınız!” [5] diye emir ve tavsiyede bulunduktan sonra, ordunun komutanı Hz. Zeyd b. Hârise’ye şunları emretti:
     “Müşriklerden düşmanınla karşılaştığın zaman, onları üç husustan birine davet et! Hangisini kabul ederlerse, onlara dokunma! Sonra, onları muhacirler yurdu olan Medine’ye hicrete davet et!
     Davetine icabet ederlerse, muhacirlerin sahip oldukları haklara kendilerinin de sahip olacaklarını ve onların mükellef bulundukları vazifelerle kendilerinin de mükellef olacaklarını bildir!
     Eğer, Müslüman olup yurtlarında oturmayı isterlerse, Müslümanlardan göçebe Araplar gibi olacaklarını ve onlar hakkında uygulanan İlâhî hükmün kendileri hakkında da uygulanacağını, harp ganimetlerinden kendilerine bir şey verilmeyeceğini ve ganimetten ancak Müslümanların yanında muharebe et­­miş olanların faydalanacaklarını haber ver!
     Eğer Müslüman olmaya yanaşmazlarsa, onları cizye vermeye davet et! Onlardan, bunu kabul edenlere dokunma! Cizye vermeye de yanaşmazlarsa, Al­lah’ın yardımına sığınarak onlarla çarpış!
     Eğer muhasara ettiğin kale veya şehir halkı, kendilerini Allah’­ın hükmüne göre teslim almanı senden isterlerse, onları Allah'ın hükmüne göre teslim alma, fakat kendi hükmüne göre teslim al! Çünkü sen, Allah'ın, onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmeyeceğini bilemezsin!
     Eğer muhasara altına aldığın kale veya şehir halkı, senden, kendileri için Allah’ın ve Resûlünün emanını isterlerse, sen, onlara Allah ve Resûlü adına eman verme! Fakat kendi ema­nını, babanın emanını ve arkadaşlarının emanını ver! Çünkü siz, kendinizin ve babalarınızın vermiş olduğu eman sözünü bozacak olursanız, bu; Allah ve Resûlü adına vermiş olduğunuz eman sözünü boz­manızdan, sizin için günahça daha hafiftir.” [6]

     Bu emir ve tavsiyelerinden sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, mücahitlerle vedalaştı. Orduyu uğurlamak için gelen Müslümanlar da, “Allah, sizleri her türlü tehlikeden korusun, yine sağ sâlim geri çevirsin!” diye dua ettiler.
     Medine’ye dönen Resûl-i Kibriya Efendimizi ise, Abdullah b. Revâha (r.a.), “Geride kalan, hurmalıkta kendisine veda ettiğim zâta; o en hayırlı uğurlayı­cıya, en hayırlı dosta selam olsun!” [7] diyerek selamladı.
     Artık İslam ordusu göz ve gönül yaşları arasında Medine’den uğurlanmıştı. Hz. Fahr-i Âlem’in bizzat kendi eliyle verdiği beyaz sancak, başlar üzerinde ih­tişamla dalgalanıyordu. Sînedeki yürekler, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sunduğu sözler, verdiği öz ve ruh ile atıyordu. Çölün saf, uçsuz bucaksız sînesine süzülen bu mücahitler, kimlere ve hangi diyara gidiyordu? Görünüşe bakılırsa, Suriye hududunda bulunan, reisliğini Şürahbil b. Amr’ın yaptığı beylikle hesaplaşmaya gidiyordu. Fakat hayır! Bu, işin sadece dış görünüşü idi. Hakikatte ise, koca bir Bizans İmparatorluğunun gururlu, kibirli ordusuyla hesaplaşmaya gidiyordu!

     Şürahbil’in Hazırlanması
     Göğüsleri heyecan ve cihada karşı aşkla dolu mücahitler, uçsuz bucaksız kum denizini at ve deve sırtında aş­ma­ya çalışarak yollarına devam ediyorlardı.
     Bu sırada Şürahbil’in kulağına, “İslam ordusunun Medine’den hareket ettiği” haberi ulaştı.
     Şürahbil, hazırlanmakta gecikmedi. Kayser Heraklius’a haber uçurarak, kendisinden yardım dileğinde bulundu. Bu arada, Vadi’l-Kurâ’ya gelip konmuş bulunan İslam ordusuna karşı da, kardeşi kumandasında bir askeri kuvveti öncü olarak gönderdi. Mücahitler, vuku bulan çatışmada Komutan Se­dus’u öldürdüler, birliğini de bozguna uğrattılar. Bu bozgun, Şürah­bil’in gö­zü­nü korkuttu.
     İlk saldırıyı başarıyla önleyen İslam ordusu, Vadi’l-Kurâ’­dan ayrılarak Şam topraklarından Maan’a gelip konakladılar. Mücahitler, burada korkunç bir haberle irkildiler: “Bizans İmparatoru Heraklius, Rumlardan yüz bin askerin başına geçmiş, güneye doğru yürüyormuş. Harp âlet ve malzemeleri bakımından ordusu son derece mükemmelmiş!”
     Kulakları çınlatan bu haber yalan değildi. Yalan olmadığı için de, Hz. Zeyd, mücahitlerin görüşlerini öğrenmek istedi. Konuşanların ekserisi şu görüşteydi:
     “Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) yazı yazıp düşmanımızın sayısını bildirelim; bize savaşacak er göndersin ya da bu yolda yapmak istediği şeyi bize emretmesini is­teyelim!” [8]
     O zamana kadar konuşmayan, hep susup dinleyen biri vardı ki; konuşma sırası ona gelmişti. Bu, hem büyük bir şâir, hem de emsâlsiz bir kahraman olan Abdullah b. Revâha idi. Komutan Zeyd Hazretlerinin bu husustaki sorusuna, “Vallahi, sizin şimdi istemediğiniz şey, arzulayıp o arzuyla yola çıktığınız şe­hitliktir! Biz, insanlarla, ne sayıca, ne de at ve süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allah'ın bizi şereflendirdiği şu din kuvvetiyle savaşıyoruz! Gidiniz, çarpışınız! Bunda muhakkak iki iyilikten biri vardır: Ya şehitlik ya zafer!” [9] diye kahramanca cevap verdi.
     Mücahitler, bu samimi ve yürekten sözleri, sanki Abdullah b. Revâha’dan değil de, bir başka âlemden kendilerine bir seslenişmiş gibi dinliyorlardı. İman ve cihat aşkıyla yanan içler, bu sözlerle birden nurani birer alev halini aldı ve “Vallahi, Ravaha’nın oğlu doğru söylüyor!” diyerek, cesaretle düşmana doğru yol almaya başladılar.

     Hesaplaşmanın Başlaması
     Tarih, Hicret’in 8. yılı, Cemaziyel evvel ayını gösteriyordu. Yer, Mu’te Meydanı idi. Bir tarafta yüz bini aşan gururlu ve intizamlı Hıristiyan Bizans ordusu; di­ğer tarafta, üç bin kişilik, görünüşte hasmına kıyasla gayet az ve harp malze­me­lerinden mahrum Hz. Zeyd kumandasındaki İslam ordusu... Birincisinde her şey var, bir tek şey yok; ikincisinde ise düşmana nis­bet­le hiçbir şey yok, sa­de­ce bir tek şey var: İman... Uğrun­da her şeylerini feda etmek duygusuyla ha­re­kete geçen, dinlerinin sahibi Allah'a iman ve O'nun yardımına olan itimat!
     Zâhire bakılıp hüküm vermeye kalkıldığı takdirde görünen manzara garip bir durum arz ediyordu. Kıyas kabul etmeyecek bir çokluk ve azlık karşı karşıyaydı. Nitekim Bizans İmparatoru He­rak­lius, karşısında bir avuç insanı görünce,  hadiseye bu kadar ehemmiyet verişinin manasız düştüğünü ve onları bir anda yok edeceğini düşünmüş olacak ki, kendisini tutamayarak kahkahalar savurdu. Sonra da bu kadar zahmet ve külfete manasızca sebebiyet verdiği için Şürahbil’i de tenkit etti.
     Ne var ki Kayser, iki şeyi birbirine karıştırıyordu: Görünüş ile hakikati... Evet, görünüşte gerçekten Bizans ordusu gözleri kamaştırıcı bir haşmete sa­hip­di; ama hakikatte bu haşmetli görünüş altında cılız ve sönük bir ruh vardı. İslam ordusu ise, görünüşte gerçekten sayıca azdı, silahça güçsüzdü; ama ha­ki­katte bu azlığın içinde azametli bir ruh, bir mana, bir heyecan ve aşk vardı. Galibiyetler, muzafferiyetler ise, tarihte ihtişamlı görünüşlerin değil, hep azametli imanın, büyük ruhun ve haşmetli manadan olagelmiştir.
     İki taraf, artık birbirlerini iyice görmüş ve süzmüşlerdi; bundan sonra bekleyip durmak manasızdı.
     İslam ordusunun kumandanı Hz. Zeyd b. Hârise, Resûl-i Kibriya’nın teslim ettiği ak sancağı omuzlayarak ortaya atıldı. Çarpışma, şimşek çakışları süra­tin­de başladı. Bir anda yerler kana bulandı. Tekbir sesleri, kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, yaralı feryatları ve harp naraları birbirine karıştı.

     Hz. Zeyd’in Şehadeti
     Bir elinde beyaz sancak düşmanla göğüs göğüse, kahramanca çarpışan büyük kumandan Hz. Zeyd, Bizanslıların mızrak darbelerine maruz kaldı ve vücudu delik deşik oldu. Kanları etrafa sıçrıyordu. Ayakta duracak gücü kaybeden bu büyük insan, mukaddes gayesine kendisini seve seve feda etmenin mânevî haz ve huzuru içinde yere düşüp şehâdet mertebesine ulaştı. [10]
     
Sancak sahibini bekliyordu. Hz. Zeyd’in şehit olduğunu gören, Hz. Re­sû­lul­lah’ın tâlimatı gereği sancağın yeni sahibi, yeni kumandan Hz. Cafer, bir ok sü­ratinde sıçrayarak o mübarek ak sancağı kaptığı gibi omuzladı. [11] Düş­man ka­la­balığını ve kudurgan saldırışını hiçe sayarak, saf­la­rı arasına elde ak sancak, cesur ve yiğitçe daldı. Zeyd’in şan­lı, şerefli âkıbetine uğrayacağını bile bile kılıç sallamaya devam etti.
     Düşman kalabalıkmış; olsun! Kuvvetliymiş; ne çıkar? Yiğit, her şeye rağmen kendi vazifesini ya­pa­cak­tır. Zaten yiğitlik, verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmek değil de nedir? Hem şehit olsa neyi kaybedecektir? Dünya hayatını mı? Olsun; ebedî bir hayat var ya! Dünya hayatını verip, ebedî hayatta imrenilecek mertebeler kazanmak az şey mi?
     Hz. Cafer de Şehit Düştü
     Kumandan Hz. Cafer gibi, her mücahit aynı duygu, aynı heyecan ve aynı kutsî gaye ile düşman ordusuna saldırıyordu. İslam ordusunda kartal cesareti, düşman askerinde karga ürkekliği vardı. Durum ne olursa olsun, İslam ordusu kârlı çıkacaktı. Galip olursa, hem maddî hem mânevî zaferi elde etmiş olacaklar; mağlup olup şehit olurlarsa, mânevî zaferi şanlı, şerefli bir destan halinde elde edeceklerdi. Bunun için korkuları, telâşları, endişe ve tereddütleri yoktu.
     Dost gözler yanında düşman gözler de, yeni kahraman kumandanın üzerinden ayrılmıyordu. Bu ürkek ve mütereddit gözler, bu kahramanın cesaretli saldırışına, önüne geleni biçmesine, karşısına çıkanı kırıp geçirmesine hayret ve şaşkınlıkla bakıyordu.
     Ne var ki Hz. Cafer’in de mukadder âkıbeti yaklaşıyordu. İnen hain bir kılıç darbesi, sağ kolunu bileğinden kesti. Bu sefer şanlı sancağı, sol eline aldı. Ama fazla sürmeden bu kolu da kesildi. Eğer alabiliyorsa aklınız; manzarayı hayalinizde canlandırınız ve bu büyük kahramanın İ’lâ-yı Ke­li­me­tullah uğrunda gösterdiği gayreti, hamiyeti hayranlıkla seyrediniz. Bu eşsiz kahraman, Resûller Resûlü­nün teslim ettiği İslam’ın izzetini, ordunun şerefini temsil eden mübarek sancağı yere düşürmemek için, bileklerinden aşağısı yere düşmüş kollarıyla sarıldı. [12] Artık düşman saldırısına karşı koyacak durumu yoktu. O anda tek gayesi, o şanlı ve şerefli bayrağı yere düşürmeden üçüncü ele teslim etmekti. İlâ­hî Yarabbi! Bu ne haşmetli iman, bu ne büyük ideal, bu ne kutsî gaye, bu ne ulvî gayret ve hamiyet! Bizim şu anda havsalamıza sığdıramadığımız hadiseyi Hz. Cafer (r.a.) bizzat yaşıyordu; evet, bizzat yaşıyordu.
     Bu haşmetli manzara, haliyle fazla devam etmedi ve düşmandan gelen kılıç darbeleri Hz. Cafer’i de Hz. Zeyd’in kavuştuğu şehitlik mertebesine çıkardı. [13] Henüz o sıra kırk bir yaşında bulunan bu İslam kahramanının vücuduna baktıklarında, doksandan ziyade mızrak, ok ve kılıç yarası görüyorlardı. [14]
     Sancak Abdullah b. Revâha’nın Omuzunda
     Kumandanlık sırası Abdullah b. Revâha Hazretlerine gelmişti. Atının üzerinde, ak sancak omuzunda, düşmana karşı ilerledi. Kötülüğü emreden nefis, bu vaziyette iken bile onu vesvese ve tereddütler tuzağına dü­şür­mek istiyordu. Hz. Abdullah, iki düşman arasında kalmıştı. Biri Bizans as­ker­­leri, diğeri hiçbir zaman yanından ayrılmayan nefsi... Ama o, bu iki düş­ma­na karşı da gereği gibi mücadele veriyordu. Bir taraftan düşmana saldırırken,  diğer taraftan en büyük düşmanı olan nefsine şöyle diyordu:
     “Ey nefsim! Ben, seni kendime boyun erdireceğim diye yemin ettim. Sen bu­na ya kendiliğinden râzı olursun ya da bunu sana zorla kabul ettiririm! Müslümanlar, toplanmışlar, bağırıyorlar. İçlerinden ‘İnnâ lillah ve innâ ileyhi râ­ciûn’ diyen ağlamaklı sesler yükseliyor. Anladığım kadarıyla, sen pek cen­net­ten hoşlanmamış görünüyorsun! Yıllardır, hâlâ itminana ermemişsin! Ey nef­sim, sen şimdi öldürülmezsen, daha hiç ölmeyecek misin ki? İşte, ölüm ge­lip çattı; arzu etmediğin halde! Eğer o iki kişinin yaptığı­nı yapar, şehitliği ter­cih edersen, en isabetli işi yapmış olur­sun! Eğer gecikirsen, bedbaht olur­sun!” [15]
     Nefsini mağlup eden Hz. Abdullah, kahramanca bir çarpışma gösteriyordu. Bir ara bir kılıç darbesiyle kesilen parmağı sallanmaya başladı. Yüreği Allah ve Re­sû­lul­lah muhabbetiyle çarpan bu büyük insan, atından yere indi; parmağının üstüne ayağıyla bastı ve sallanan kısmı koparttıktan sonra tekrar atına atlayarak düşman saflarına bir arslan gibi daldı. Kalbini kaplayan iman feyz ve cesareti, adeta vücudunda ağrı, sızı ve acıma nâmına ne varsa hepsini alıp götürmüştü.
     Hz. Abdullah, kahramanca çarpıştıktan sonra, bir ara geri dönüp atından indi. Üç günden beri ağzına tek lokma almamıştı. O sırada biri kendisine üzeri et­li bir kemik sundu. Üç günden beri ağzına aldığı ilk lokma olacaktı bu... Ama nerede? Henüz etli kemiği azıcık ısırmıştı ki Müslümanların bulunduğu tarafta bir gürültü ve kargaşa koptu. Hz. Abdullah, elindeki kemiği bir tarafa fırlattı ve kendi kendine, “Sen hâlâ dünyada boğazla meşgulsün!” diyerek kılıcını sıyırdığı gibi çarpışmaya katıldı. [16]
     Bu çarpışma neticesinde Hz. Abdullah da arzuladığı yüce makama erişti. [17]
     İslam Ordusunun Dağılması
     Üst üste üç kahraman kumandanını şehit veren ve başsız kalan İslam or­du­su, düşman karşısında dağıldı. Mücahitler bir an için geri çekilmek veya mu­ha­re­beye devam etmek arasında tereddüt gösterdiler. Bu arada birkaç mücahit şehit oldu.
     Bütün bunlara rağmen, Hz. Re­sû­lul­lah’ın aziz sancağı yere düşmüş değildi. Onu, Abdullah b. Revâha şehit olunca, Ebu’l-Ye­ser Ka’b b. Umeyr eline alarak mücahitlerden Sâbit b. Akrem’e ver­miş­ti. Bu sahabe de onu alır almaz ordunun önüne koşmuş ve bayrağı yere dikerek Müslümanları bir araya toplanmaya çağırmıştı. Mücahitlerin her biri bir taraftan gelerek bu merkez tarafında toplanıyorlardı. Sancağı elinde tutan sahabe Sâbit b. Akrem, toplananlara, “Ey mücahitler topluluğu! Aranızdan birini kendinize kumandan seçiniz ve onun etrafında toplanınız!” diye seslendi.

     Mücahitler, “Biz, seni kumandan seçtik, biz sana râzıyız!” [18] dediler. Ne var ki Sâbit Hazretlerinin, gözü bir başkasındaydı: Orduya, İslam’daki sadâkat ve samimiyetini ispatlamak babında gönüllü olarak katılmış olan yeni Müslümanlardan Hâlid b. Velid’di bu! “Ben bu işi yapamam!” diyen Sâbit b. Akrem, gözünü diktiği Hz. Hâlid’e, “Ey Ebû Süleyman! Gelip, alsana şu san­cağı!” diye seslendi.
     Ne var ki saygılı ve duygulu bir kahraman olan Hz. Hâlid, bayrağın bu yaş­lı muhterem zâtta kalmasını istiyordu: “Ben, bu sancağı senden alamam. Sen buna benden daha lâyıksın! Çünkü benden daha yaşlısın ve Bedir Savaşı’nda da bulunmuşsun!” [19]
     Evet, Hz. Hâlid’in söylediklerinin hepsi doğru idi. Ama o an, o saat, çok yaşlanmış olanı veya herhangi bir şeye katılmaktan dolayı kazanılmış çok şerefi istemiyordu. O an ve o durum, İslam ordusunu bu en tehlikeli durum karşısında kurtaracak liyakat arıyor ve ancak onu istiyordu. Bunun gayet iyi idrakinde olan Sâbit b. Akrem (r.a.), teklifini Hz. Hâlid’e tekrarladı: “Al, Re­sû­lul­lah’ın şu bayrağını! Ben onu sana vermek üzere aldım. Sen çarpışma hususunda, savaş konusunda benden daha bilgili ve maharetlisin!”
     Sonra da Hz. Hâlid’in cevap vermesine fırsat vermeden Müslümanlara dö­ne­rek, “Hâlid’i kumandan seçmek hususunda görüş ve söz birliği ediyor mu­su­nuz?” diye seslendi. [20]
     Gözlerini bu kahraman sahabenin üzerinden ayırmayan mücahitler, hep bir ağızdan “Evet!” dediler. Bunun üzerine de Hz. Hâ­lid, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sancağını eline alıp büyük bir hürmetle öptü ve atına atlayarak yüzünü düşmana doğru çevirdi. Artık kumandan, Hz. Hâlid’di!

     Peygamber Efendimizin, Muharebe Safhalarını Haber Vermesi
     Bütün bunlar olup biterken, Resûl-i Kibriya Efendimiz, harbe iştirak etmeyen ashabıyla birlikte Medine’de bulunuyordu. Medine neresi, Mu’te neresi? Aradaki mesafe bin kilometreden fazla. Ama bu uzun mesafe, hakikatbîn göze sahip Resûl-i Kibriya için kısaldı ve adeta harp, gözlerinin önünde cereyan ediyormuşçasına çarpışmanın safahatını ashabına teessür içinde teker teker anlattı. “Zeyd b. Hârise sancağı eline aldı ve şehit oldu. Onun için Allah’tan af di­leyiniz! Sonra sancağı Cafer aldı. O da şehit oldu. Onun için de Allah’tan af di­leyiniz! Sonra sancağı Abdullah b. Revâha aldı. O da şehit oldu! Bu kardeşiniz için de Allah’tan af dileyiniz!” [21] Sonra da, mübarek gözyaşları arasında sözlerine şöyle devam etti:
     “Abdullah b. Revâha’dan sonra, sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı. İşte, şimdi tandır tutuştu, harp kızıştı! Allah'ım, sen ona yardım et!” [22]
     Bu durum, Cenab-ı Hakk’ın müsaadesiyle mucize olarak gayb­den bir haber verişti. Gaybın tek bilicisi Yüce Allah, hikmeti gerektirdiğinde sevgili kuluna da bazı şeyleri bildirir, gösterir ve aradaki uzun mesafeleri kaldırıverir!

     Kumandan Hâlid b. Velid
     Müslümanların başlarına lâyık gördükleri yeni kumandan Hz. Hâlid, cesa­retle atını mahmuzlayıp düşman üzerine yürüdü. Kendisini, yayından kopmuş oklar halinde mücahitler takip ettiler. Müslümanların saldırışı öylesine cesurca ve kahramanca idi ki düşman bir anda şaşırdı. Neye uğradığının farkına varıncaya kadar da birçok askerini yerde serili gördü. Akşama yakın cereyan eden bu çarpışmada düşman topluluklarından bazıları bozguna bile uğradı. Ne var ki kendini toparlayan düşman, hava kararmaya başladığı sırada toptan hücuma geçince, bu sefer Müslümanlar geri çekilmek zorunda kaldılar.

     Hz. Hâlid’in Taktiği
     Bilindiği gibi, o zamanki muharebeler, şimdiki savaşlar gibi geceli gün­düz­lü devam etmezdi: Sabahleyin, herkes işine gücüne gider gibi, asker sila­hını kuşanır, harp meydanına girer, gerektiği kadar çarpışırdı; akşam olunca da, yine herkesin işinden evine dönmesi gibi, ordugâhına dönerdi.
     Hz. Hâlid, kumandanlığı akşama yakın almıştı. Bir iki taarruzdan sonra da hava kararmış ve iki taraf ordugâhına çekilmişti. Hz. Hâlid, büyük bir kahraman olduğu kadar, harp sanatında, düşmanı şaşırtıcı taktikler uygulamakta da son derece mahirdi. Bu sanat ve maharetini kullanması gerekiyordu. Geceyi hep düşünerek, birtakım plânların ve düşmanı şaşırtacak taktiklerin tasavvuruyla geçirdi.
     Gün doğuşuyla birlikte İslam ordusu da yeni bir tertip ve düzenle düşman karşısına dikildi. Bunu gören düşman hem hayrete kapıldı, hem de ürkek bir tavra girdi. Ve o zaman, gece İslam ordusu safında duydukları gürültülerin, türlü hareket seslerinin manasını anlıyorlardı: “Demek ki Müslümanlara bu gece çok sayıda yardımcı kuvvetler gelmiş. Baksanıza, şu sağ kanatta görünenler şimdiye kadar görülmemiş askerlerdir.” [23]
     Bir gün evvel bir avuç Müslümandan yedikleri kuvvetli bir ağır yumruğun sersemliğini üzerinden atamamış olan düşman, bu değişiklik karşısında bütün bütün korkuya ve endişeye kapılıyor, birbirlerine “ne yapacağız!” der gibi manalı bakışlarla bakmaya başlıyorlardı.
     Hz. Hâlid, akıllıca bir taktik uygulamıştı: O gece Müslüman bölüklerin ye­rini değiştirmiş, sağdakileri sola, soldakileri sağa, öndekileri arkaya, arkadakileri de öne almıştı. [24]
     Düşman birlikleri ise, karşılarında yeni simalar, yeni kıyafetler görünce, Müslümanlara taze kuvvet gelmiş olduğu zannına kapılmışlar ve bunun neticesinde de korku ve telâş havasına girmişlerdi.
     Kahraman ve maharetli Hz. Hâlid, bu taktiğiyle düşmanın mânen sarsıldı­ğını fark edince, vakit kaybetmeden mücahitlere hücum emri verdi. Yeni harbe girmişcesine şiddetli hücuma geçen mücahitler, düşman ordusunu bir anda darmadağın ettiler. İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna sıyrılan kılıçlar olanca kuvvetle küffar ordusunun üzerine iniyordu. O, görünüşte azametli, haşmetli düşman ordusu, çareyi kaçmakta buldu! Sanki çil yavrularının üzerine kartal çullan­mıştı.
     Allah’ın, Müslümanları nusretiyle sevindirdiği bu parlak günde, kahraman kumandan Hz. Hâlid’in elinde tam yedi kılıç parçalandı. [25] Yedi kılıç parçala­nır­ken, kim bilir kaç kâfiri kırıp geçirmişti!
     Mücahitlerin cesaret ve kahramanlığının, uyguladığı taktikle birleşmesi sonucu elde edilen parlak zaferden dolayı Hz. Hâlid, Yüce Allah’a hamdetti. Onun hamdine mücahitler de, kendilerine umulmadık bir anda bu fırsatı ihsan eden Rablerine şükranlarını takdim ederek katıldılar.
     Hz. Hâlid’in düşündüğü ve uyguladığı taktik başarıyla neticelenmiş ve mü­cahitler, kendilerinin aşağı yukarı kırk, elli misli kadar olan düşman ordusunu sindirmişti. Ancak henüz tehlike atlatılmış değildi. Bu bir avuç Müslümanın, bir daha bu sayıca kalabalık ordunun toplanmasına fırsat verilmeden başarılı bir şekilde geri alınması gerekiyordu. Bunu yapmak için de Hz. Hâlid plânının ikinci kısmını uygulamaya koydu. O günün gecesi İslam’ın izzetini, şerefini, şânını koruyarak ordusunu kaldırıp güneye doğru süzüldü. Zaten, düşman üst üste yediği darbelerden sersemleşmişti. Bu gidişe sadece seyirci kaldı, belki de sevindi.
     Böylece, Hz. Hâlid’in taktiğinin ikinci kısmı da müspet netice vermiş ve bir avuç İslam mücahidi, düşman diyardan, tereyağından kıl çekercesine geri çek­tirilerek yok olmaktan kurtarılmıştı.
     Bu, Yüce Allah’ın gerçekten büyük bir lûtfu ve inayetinin eseri idi. Yedi gün devam eden çarpışmalarda İslam ordusu sadece on beş kadar şehit vermişti. [26]
     Medine’ye Dönüş
     Hz. Hâlid, Allah’ın yardımıyla mahvolmaktan kurtardığı ordusuyla Me­dine’ye doğru yola koyuldu. Düşman ise, şaşkın şaşkın seyretmekle yetiniyordu. Sanki oldukları yerde çivilenmişlerdi. İslam ordusunu takip etme cesaretini bulamamaları, elbette kendileri hesabına büyük bir hezimetti.
     Mücahitler, Medine’ye, parlak bir zaferi kazanmanın vakar ve haşmetiyle yaklaşıyorlardı. Bu arada, mücahit­ler­den Ya’lâ b. Ümey­ye, önden giderek, he­nüz ordu Medi­ne’ye varmadan Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı. Olup bitenleri anlatmak isteyince Resûl-i Kibriya, “İstersen, olup bitenleri, ben sana an­latayım!” buyurdu ve harp safahatını olduğu gibi anlattı. Bu mucize karşısında Hz. Ya’la, “Seni hak din ve kitapla peygamber gönderen Allah’a yemin ede­rim ki sen mücahitlerin hadiselerinden anlatmadık bir harf bile bırakmadın!” [27] dedi.
     Resûl-i Kibriya Efendimiz ise, “Allah, yeryüzünü (aradaki mesafeyi) orta­dan kaldırdı; ben de savaş meydanını gözlerimle gördüm!” [28] buyurdu.
     Pey­gam­be­ri­mizin, Hz. Cafer’in Şehit Olduğunu, Ailesine Haber Vermesi
     Hz. Cafer’in Mu’te’de şehit olduğu gündü. Resûl-i Kibriya Efendimiz, harbin safahatını anlatıp üç kumandanın şehit olduğunu ashab-ı kirama haber verdikten sonra, Hz. Cafer’in evine gitti.
     Hz. Cafer’in hanımı Esmâ bint-i Ümeys, her şeyden ha­ber­siz, işleriyle meşguldü.  Çocuklarının yüzlerini tertemiz yıkamış, başlarını taramıştı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ey Esmâ! Cafer’in oğulları nerede?” diye sordu.
     Hz. Esmâ’nın hâlâ bir şeyden haberi yoktu. Çocukları çok seven Hz. Re­sû­lul­lah’ın bu isteği altında herhangi bir mana aramadı. Oğullarını tutup yanına getirdi. Resûl-i Kibriya Efendimiz, onları bağrına bastı, öptü, kokladı. Bu es­nada kendisini zaptedemeyerek gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
     İşte o anda, Hz. Esmâ’nın yüreği dağlanır gibi oldu. “Yâ Re­sû­lal­lah, anam babam sana feda olsun! Sen niçin ağlıyorsun? Yoksa Cafer ve arkadaşlarından sana acı bir haber mi erişti?” [29]
     Hz. Re­sû­lul­lah acı gerçeği teessür içinde haber verdi: “Evet, onlar bugün şehit oldular!” [30]
     Hz. Esmâ’nın gözlerinden bir anda yaşlar seller gibi bo­şan­maya başladı. Ka­dınlar, başına toplandılar. Hz. Re­sû­lul­lah’ın ona emri şu ol­du: “Ey Esmâ! Ağzından uygunsuz ve kaba söz kaçırma ve göğ­sünü de döv­me!” [31]
     Daha sonra Efendimiz, hâne-i saadetine geldi; zevcelerine, “Cafer ailesi için yemek yapmayı ihmâl etmeyiniz” buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Cafer’in ev hal­kına üç gün yemek yapılıp yedirildi. İslam’da ölünün ev halkı için yapılan ilk yemek budur.
     Peygamber Efendimiz, Hz. Cafer için üç günden sonra ağlamayı da yasak­ladı. [32] Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Cafer’in kesilen iki eline karşılık, Cenab-ı Hakk’ın ona iki kanat verdiğini ve cennette, onunla istediği gibi uçup durduğunu haber vermiştir. Bu sebeple ona “Cafer-i Tayyar” denilmiştir. [33]

     Peygamber Efendimizin, Zeyd b. Hârise’nin Kızının Bakışına Dayana­mayıp Ağlaması
     Henüz, İslam ordusu Mu’te’den Medine’ye dönmemişti.
 Hz. Re­sû­lul­lah, bir ara, harpte şehit olan Zeyd b. Hârise Hazretlerinin kızını gördü. Masum kız, Resûl-i Kibriya’nın mübarek yüzüne hüzünlü ve ağlamaklı bakıyordu. Bu manzarayı seyre dayanamayan Efendimiz, şefkat ve merhametinden ağlamaya başladı. Sa’d b. Ubâde Hazretleri, “Yâ Re­sû­lal­lah, nedir bu?” diye sordu.
     Efendimiz izah etti: “Bu, sevgilinin, sevgilisine hasretidir.” [34]

     İslam Ordusunun Karşılanışı
     Oldukça sıcak bir gündü. Hz. Re­sû­lul­lah’ın ak sancağının Medine ufuklarında parlamaya başladığı görüldü. Gelen, artık Zeyd ordusu değil, “Sey­fullahi’s-Sarim [Allah’ın Keskin Kılıcı]” unvanının sahibi Hz. Hâlid b. Velid ordusu idi.
     Tecessüm etmiş ruh ve cesaret âbidesini andıran mücahit­ler, üç kumandan dâhil on beş kadar mücahidi kaybetmiş ol­manın derin hüznü, ama İslam’a parlak bir zafer ka­zan­dır­manın vakar ve sevinci içinde, Medine’ye, semâda sü­zü­len parlak yıldızlar misâli akıyorlardı.
     Bu sırada Resûl-i Ekrem, ashab-ı kirama, “Toplanınız da kardeşlerinizi kar­şılayalım!” buyurdu. Müslümanlar, kızgın sıcağa rağmen derhal bu emre itaat edip mücahitleri karşılamak üzere adeta Medine’yi tamamen boşalttılar.
     Kâinatın Efendisi de, bu mücahitleri karşılamaya çıkıyor­du; onlara “Hoş geldiniz” demeye gidiyordu. Çoluk çocuk herkes onun etrafını yıldız misâli sarmıştı. Çocukların bineklere bindirilmesini emredip, kutsî şehâdet mertebesine erişen Hz. Cafer’in biricik oğlunun da kendisine verilmesini istedi. Getiri­len yavruyu, şefkat kahramanı Kâi­natın Efendisi önüne bindirdi; yoluna öylece devam etti.
     Medine’nin Cürüf mevkiinde, mücahitlerle karşılayıcılar birbirlerine ka­vuştular ve ulvî bir manzara teşkil ettiler. Bu arada, mücahitlerin kulağına bazı nâhoş sözler geldi: “Allah yolunda sa­vaşmaktan kaçan kaçaklar!” [35] Mücahit­ler, işittikleri bu sözlerden üzüntü duydular; durumu Hz. Resûl-i Ekrem’e şikayet ettiler. Kâinatın Efendisi, “Siz­ler, Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar değil, dönüp dönüp vuruşanlarsınız!” [36] buyurarak onları teselli etti.
     Hz. Re­sû­lul­lah’ın bu sözleri üzerine, Müslümanlar da, mücahit­leri o tür sözleri söyleyerek kınamaktan ve üzmekten vazgeçtiler.
_________________________________________________________
Dipnotlar:
[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 128; İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 2, s. 173; İbn Seyyid,Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 153.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 128; İbn Kayyim, a.g.e., c. 2, s. 173.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 128; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 455.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 128; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 787.
[5] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1357; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 4, s. 162-163; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 787.
[6] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358; Müslim, a.g.e., c. 3, s. 1357-1358; Ebû Dâvûd, a.g.e., c. 3, s. 37
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 16.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 17; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 17; İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 2, s. 173.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 19; İbn Kayyim, a.g.e., c. 2, s. 173.
[11] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20.
[13] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 38.
[14] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20; İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 38.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20-21; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 109.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 109.
[17] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21.
[18] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 130.
[20] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129-130.
[21] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 22; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5, s. 299; Taberî,a.g.e., c. 3, s. 110.
[22] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 5, s. 299; İbn Kesir,a.g.e., c. 3, s. 467.
[23] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 467; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 788.
[24] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 469; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 788.
[25] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 253; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 472.
[26] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 30; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 407; c. 4, s. 141.
[27] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 468.
[28] İbn Kayyim, a.g.e., c. 2, s. 174; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 468.
[29] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 22; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 282.
[30] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 22; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 282.
[31] İbn Sa’d , a.g.e., c. 8, s. 282.
[32] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 477
[33] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 1, s. 242.
[34] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 47.
[35] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 24; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129.
[36] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 24; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 792.
Yorum Gönder

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...