30 Aralık 2012 Pazar

KELİMELER - KAVRAMLAR / RUH KONUSUNDAKİ SAPIK DÜŞÜNCELER

KELİMELER - KAVRAMLAR
RUH ÇAĞIRMA

     Varlık dünyasının sadece bizim beş duyumuzla algılayabildiklerimizden ibaret olmadığını, meleklerden söz ederken bir parça anlatmaya çalışmıştık. Gerçekten de bizim boyumuzun yetiştiği dünya, yetişemediğinin yanında çok küçük kalır. Bunu aklımızla anlayabiliyoruz. Öyleyse aklımızı biraz daha çalıştırmak zorundayız. Anadan doğma kör olan bir adam düşünün. Bu adamın gözle algılanabilen renklerden hiçbir haberi olamaz. Kendisine şekilleri ve boyları aynı olan iki kalem verseniz ve şu kırmızı, şu da yeşildir, deseniz, o kalemleri eliyle şöyle bir yoklar ve hiçbir fark hissetmeyince kendisiyle eğlendiğinizi bile zannedebilir. Hattâ o, görmenin bile ne olduğunu bilemez. Fakat buna rağmen aklını kullanırsa kendisinin hiç hissetmediği bir renk âleminin bulunduğuna karar verebilir.
     Bizim beş duyumuz değil de, altı ya da daha fazla duyumuz olsa idi, acaba şimdi hissedemediğimiz başka dünyaları öğrenemeyecek miydik? Elbette öğrenecektik. Çünkü varlık âleminin sadece bizim bildiklerimiz olmadığını gösteren birçok olayla karşılaşıyoruz. Sağlam rüyalar, bunlardan sadece bir tanesi. Bilinmeyen, görünmeyen başka başka şeyler de var. Madde, mânâya esirdir. Mânâyi hiç kabul etmeyip maddeye esir olan, her ikisine de esir olur. Melekler, cinler ve şeytanlar hep o göremediğimiz mânâ âleminin varlıklarıdır. Yani mânâ âleminin de kötü olanları vardır. Öyleyse göremediğimiz, duyamadığımız, fakat vicdanımızın sesinden dinlediğimiz o âlemi bir bilenden öğrenmeliyiz ki, oranın şerleri ile ilişki kurmayalım. İşte bu bilenler peygamberlerdir.
     Bunları şunun için söylüyoruz;
     Bedenimiz gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruhumuz da muhtaçtır. Sadece maddeye inanan insanlar, birgün kendilerinde bir boşluk ve bir eksiklik hissediyorlar. Daralıyor, sıkıntı duyuyor ve bir arayış içerisine giriyorlar. Bu durumun, ruhların acıkması olduğunu anlamıyorlar ama, madde dünyası kendilerine dar geliyor ve ellerini dünyanın perdesinden mânâ âlemine doğru uzatıyorlar. Tanımadıkları, bir bilene sormadıkları o dünyadan, körün odun diye yılana sarılması gibi, ellerine geleni alıyorlar. Çoğu zaman o âlemin kötüleriyle karşılaşıyorlar ama, kötü olduğunu anlamadan, susuz insanın çamaşır suyu diklemesi gibi kabulleniyorlar, çünkü ruhları o kadar muhtaçtır ki, kendi dünyası ile ilgili olarak bulduğu her şeyi, iyi-kötü ayıramadan kabulleniyor. Halbuki, Peygamberliğin önderliğinde ruhuna, o âlemin en güzel gıdalarını takdim edebilir ve "doygunluk ve olgunluğa" erebilirdi.
     Bütün bunları, ruh çağırma olayının, aslında mânâya inanmayanların suratına kendi elleriyle çarptıkları bir tokat olduğunu anlatmak için söylüyoruz.

     Konunun öbür yönüne dönersek; bu adamların "ruh çağırma" diye, önce kendilerini kandırdıklarını peşinen söyleyebiliriz. Gerçi bu tür ruh çağırma celselerinde, bir takım seslerin çıktığı, bir takım kıpırdanmaların olduğu, hattâ bir takım varlıkların görüldüğü ve hattâ bunların fotoğraf makinesiyle resimlerinin çekildiği bir gerçektir. Yani işin olağanüstü bir yönü vardır. Ancak bu esrarengiz güç onların dediği gibi ruh değil, insanlarla her fırsatta kolayca ilişkide bulunabilen cinlerdir. Onlar insanların bu tür zaaflarını ve bilgisizliklerini fırsat bilir ve bununla, onlar gibi daha yüzlercesini saptırabilirler. Sebep; bu zavallı insanların bir delik bulup ellerini, ötesini görmedikleri o delikten içeri sokmaları ve ellerine geleni yakalayı vermeleridir.
     Evet, insanlar öldükten sonra da ruhlar hayattadır ve kalıcıdır. Ancak, tekrar dünyaya gelmeleri ve görünmeleri mümkün değildir. Onlar ya nimet, ya da azap görmektedirler. Halbuki, çağrıldığı sanılanlardan hiçbir ruh kendi başına gelenleri anlatmış değildir.
     Peygamberimiz, Bedir savaşı günü bir kuyuya atılan kâfir leşlerine: "Nasıl, Rabbinizin size söylediklerinin doğru olduğunu gördünüz mü? Ben, Rabbimin bana vaadettiğinin doğru olduğunu gördüm" diye hitap edince bir sahabi, "ey Allah'ın elçisi, bu ölü insanlar sizin söylediklerinizi duyarlar mı?" diye sormuş. Peygamberimiz de: "Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz. Ne var ki onlar bana cevap veremezler" buyurmuştur. (Mûslim, cenâiz26. ) Herhalde Peygamber'e cevap vermeyen ruhların; bu adamlara cevap verebilmesi mümkün olamaz.
----------------------
Ruh Hakkında İslam Dışı İnançlar

     Eski Mısır ve Çinliler ikili ruh inancına sahiptiler. Mısırlılar, ölümden sonra bir ruhun cesedin yanında kaldığına, diğerinin ise ölüler diyarına gittiğine inanırlardı. Çinliler, insanın ölümüyle birlikte kaybolan bir ruhu yanında ölümden sonrada yaşayan ve kendisine tapınılması gereken üstün bir ruhun (Hun) varlığına inanmaktaydılar.
     Yunan felsefesinde ruh kavramının içerdiği anlam, dönmelere ve felsefi akımlara göre değişmiştir. Epikuruscular ruhun beden gibi atomlardan meydana geldiğini ileri sürerlerken, Platoncular ise, ruhu ilahlarla soy birliğine sahip, madde ve cisimden soyut bir tözsel ilke olarak kabul ediyorlardı.
     Hristiyanlıktaki ruh anlayışı, antik batının putperest etkisiyle vahiy gerçeğinden farklı bir platforma oturtulmuştur. Mesela, Allah bir ruh olarak telakki edilir ve Ruhul Kudüs (Cebrail), teslis inacının bir unsuru olarak Allah'a şirk koşulur. Öte taraftan, insanlara ait ruhlar konusunda da bir takım gerçek dışı ve mesnetsiz iddialar ortaya atılmıştır. Misal olarak vermek gerekirse, İncil'de "Ruh, rüzgar gibi, istediği yere eser. Rab ile birleşen onunla bir ruh olur" (P.Janet G.Seallies, 148)
     Bazı sapık dinlerde, ölümsüz olan ruhların bir beden den başka bir bedene geçtiğine inanılmaktadır. Ruh göçü (Reenkarnasyon) denilen bu inanışa göre, ölen bir kimsenin ruhu tekrar bir bedenle dünyaya döner ve bu sonsuza dek böyle sürer. Hint inançlarında yer etmiş bu düşünce Mısırda da yaygındı. Antik Yunan filozoflarından Pyhtagoras, ruj göçüne inanmakta, Platon ise bilginin önceki yaşamdan kalan bir birikim olduğu iddiasını desteklemek için ruh göçünü delil olarak ileri sürmekteydi.

     Yanlış, Sapık Anlayışlara Temel Olan Bazı Notlar, Sözler:
* "Mutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde değil, ruhta olduğuna inamalıyız." (Tolstoy)
* "Bizi şartlardan çok, ruh yapımız mutlu kılar." (Voltaire)
* "Ruhu öldürmek, cismi öldürmekten daha büyük bir cinayettir." (Gerhart Hauptmann)
* "İnsan ruha bakmalı, güzel bir vücutta güzel bir ruh olmazsa neye yarar." (Euripidies)
* "Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır." (Epicharm)
* "Ruhun da vücut gibi ihtiyaçları vardır." (Rousseau)
* "Basit bir ruh mutluluklarla övünür, felaketlerle de yere serilir." (Epicure)


     Ruh Çağırma
     Zamanımızda bazı kimseler arasında, ruh çağırma ve ruhlarla temas kurma özentisi mevcuttur. Derinliğine İslami bilgisi bulunmayan hayal sahiplerinin saplanıp kaldığı bir özentidir. Bu moda bize Batı'dan gelmiştir.


     Ruh Çağırma Yanılgısı:
     Kimi bir masanın etrafına toplanıyor, alfabe harfleri yazılmış bir kağıdı masa camının altına yerleştirip camın üzerine bir fincan koyuyor, fincanın üzerine de parmaklarını temas ettiriyor. Buna da Kur'an-ı Kerimi alet ediliyor bazı süreler de okunuyor ve böylece sözüm ona ruh çağrılmış olunuyor. Kimi de medyum aracılığıyla kah babasının kah dedesinin ruhunu çağırıp, geçmişten gelecekten sorular sorulup, sözüm ona keyifli epeyi de heycanlı dakikalar geçirmekteymişler. Kim zaman bir şair kimi zaman da sözüm ona bir velinin ruhu çağırılır bu seanslarda.
     Evet, çağın bir çok manevi hastalığından biride ruh çağırmadır. Çağrıya uyanın ruh olduğu sanılmakta, şeytan olduğunun hiç farkına varılmamaktadır. Bir kimsenin rüyada ihtilamına sebep olan hayal, hakikatte şeytanın ta kendisidir.

     "Nârı Nur sanma ateş yakar 
     Cini cân sanma şeytan çarpar..."

     Ruh Çağırmanın Aslı Nedir?
     İşin esası şudur: İblis, yeni dünyaya gelen insanoğlunu saptırmak için emrindeki şeytanlardan birini tayin eder. Bu habis cin o kişiden ölene kadar ayrılmaz, her durumda onu zarara sokmak ister. Cenab-ı Hak da o kulunu, şeytanların zararından korumak için koruyucu melekler tahsis eder. Ölüm vaki olunca melekler âlam-i melekût'a, rûh Berzah âlemine döner. Şeytan ise burada kalır.
     Berzah alemine göçeden ruh, bir kâfirin ruhu ise müebbed hapse mahkumdur. Berzah Cehennemindedir. Müminlerin avamının ruhları ise, muayyen gün ve zamanlarda, izne bağlı olarak çıkabilmektedirler. Peygamberlerin, şehidlerin ve velilerin ruhları ise, serbesttirler, fakat onları getirmek medyumun haddi değildir.
     Medyumun, bir gayri muslimin ruhunu getirebilmesi aklen ve naklen çok uzaktır. Berzah aleminden dışarı çıkması izne bağlı bulunan müminlerin ruhunu getirmesi ise zayıf bir ihtimaldir, bir peygamberin ve bir velinin ruhunun getirilmesi ise hayal ötesinde hayaldir.
     Medyumun davetine bir velinin geldiğine ancak şeytanın ağına düşmüş olanlar inanabilir.


     Medyumun Davetine Gelen Kimdir?
     Medyum tarafından yapılan davet, hava dalgalarıyla şeytanın antenlerine ulaşır. Çağrılan kimseye hayatta iken musallat olan şeytan hemen oraya gelir. Ölen kimsenin kimsenin yaptığı iş ve konuşmalara ve hayatta olan kimse ile olan münasebetlerine vakıf olduğu için sorulanlara gerekli ve çok kere isabetli cevabı vermeye ve bu yoldan da oradakileri kendine bağlamaya çalışır ve ağına düşürür, sıra zehirini sunmaya gelmiştir.
     Şüphe uyandırmamak için o seansa iştirak eden yakınına namaz kılmasını ve içki gibi haramlardan el çekmesini bile tembih eder. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmeyeceği gibi imanını çalacağı insanlara bu gibi tavizler vermekten çekinmez. Onun hilesi çoktur. Yetersiz bilgisi olanı kolaylıkla saptırabilir.
     Unutulmamalıdır ki, bu olayları meydana getirenler cin ve şeytan alemine mensupturlar. 
     Hadis-i Şerif:
     "Hiç bir kimse yoktur ki onun bir şeytanı olmasın"

     Âyet-i Celile:
     "Onun dünyadaki arkadaşı olan şeytan şöyle der: "Ey Rabbimiz, onu ben azdırmadım, fakat kendisi uzak bir sapıklık içindeydi." (Kaf Suresi 90)

     Ruh çağırma iş ile uğraşanlar cin ve şeytanın maskarası olan insanlardır. Allah korusun.


     Reenkarnasyon
     Ölümden sonra ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçmesini kabul eden sapık bir inanıştır. Arapça'da bu inanışa "tenasuh, tecessum ve hulûl" denir. Türkçede "ruh göçü" olarak adlandırılmaktadır. Bu insanlar kendileri'ne bir isim buldular; "Ruhçuluk".
     Bu inanç, Hindistan'da Hinduizm'den doğmuş ve buradan tüm Dünya'ya yayılmıştır. Bu inanç Hinduizm (Brahmanizm) ile birlikte, Budizm, Taoizm, Caynizm, Maniheizm gibi Asya'nın eski dinlerinde de görülür. Tenasüh'ün en eski yazılı kaynağı, Hinduizmin kutsal metinleri olan Upanişad'lardır.
     Tenasüh İnancında manevi mükafat veya ceza, yapılan kötülük veya iyiliğin karşılığı olarak ruhun bir hayvan veya insan cesedine girerek alçalması veya yükselmesidir. Bedenler ruhların kalıpları gibidir, ruh kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir.
     Bu düşünceyi ortaya atanların iddiası şudur: "Ruhlar ezelde yaratılmış ve tekamül etmeleri için dünyaya bir bedene sokularak gönderilmiştir. Bu sebeple dünyaya geldiği zaman yaşadığı 60-70 senelik ömür ona tekamül için yetmez. Öldükten sonra dünyaya tekrar tekrar gelip bedenlenmesi gerekir. İnsan ruhu, cesedini terkettikten sonra, karada, havada veya denizde yaşayan herhangi bir hayvanın bedenine girerek varlığını devam ettirip gitmektedir. Hatta bazı ilkel milletler, insan ruhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, daha donra da insanlara geçerek devamlı devir şeklinde tekrar tekrar gelip bedenlendiğine inanırlar. Hindulara göre, tenasuh yalnızca insanlara has değildir. Tanrılar da ölür ve yeniden bir başka kalıpta doğabilirler. Onlara göre; şu an insan veya hayvan gördüğünüz ruh belki daha önce Tanrı olarak dünyaya gelmiş olabilir.
     Bu düşüncede olan insanlar, dünyayı bir imtihan dünyası olarak değil de hep bir azar dünyası ve bir tür hapishane olarak yorumlanmakta ve bir musibet olarak görmektedirler. Yine bu düşünceye göre bütün musibet, afet ve belalar ve nimetler, mutluluklar önceki hayatında yapmış olduğu iyi ya da kötü işlerin neticesidir. Önceki hayatının mükafat veya cezasının belli olması için, insanın tekrar, tekrar dünyaya gelerek mükafat veya ceza çekmesi gerekir.
     Hatta uzantısı Türkiye'de bulunan bu insanlar, bir fare gördüklerinde başında oturup ağlarlar. Sorulunca şöyle derler: "Bu bir insan idi. Kim bilir hangi günahı işledi de bu hale geldi." Fareyi veya başka bir hayvanı bir insan olarak görürler, insanın ruhunun fareye girdiğine inanırlar. Böyle bir düşünce ile farenin başında ağlarlar.
     Mısır'da ilkel olarak görünen bu köhne görüş, Hind'de mistik bir şekil, Yunan:'da felsefi bir elbiseye sokulmuştur. Eski Yunan'da, M.Ö. 6.asırda ortaya çıkan Orfik Dininde görülür. Pythagoras ve Eflatun tarafından benimsenir ve geliştirilir. İran da ise bu batıl inanca bir ahlak ve din süsü verilmiştir. Bu görüş, Zerdüşt ve Mendikiler gibi dini guruplar tarafından da benimsenmişir. Kelt ve İskandinav dinleri, Yahudiliğin bazı batini mezheplerinde de görülmektedir. İslam'dan sonra bu batıl felsefe, fikir dünyasından silinip gitmesine rağmen zaman zaman tesirini göstermiştir. İran'da eskilerden gelen bu batıl felsefe, Şiiliğin aşırı kolu olan "gulat-i şia" ya da girmiştir. Mutezile, Karmati, batıni, Nusayriye ve durziler de tenasuha inanırlar. Nusayriler, kendileri dışındakilerinin ruhlarının hayvan cesetlerine gireceklerini, Ali'ye inanan gerçek Nusayrilerin ise yıldız haline dönerek nurlar alemine döneceğine inanırlardı. Bazı sözde mutasavvıflar ölen bir insanın ruhunun, ölmeden evvelki davranışlarına ve yaşayışına bağlı olarak insan veya hayvan şeklinde tekrar dünyaya geldiklerini ve ceza çektiklerini iddia ederler, ahirete inanmazlar.
     Bütün semavi dinlere göre tenasuh inancı batıldır. Tenasuha inanmak imanla ve özellikle ahiret inancı ile bağdaşmaz. Bir insan bu dünyada yaptıklarından sorumludur. Sorumlulukta ruhun bedeninde payı vardır. Her bir insan bedeninin bir ruhu ve her ruhunda bir bedeni vardır. Bu inanca göre bir insan ruhunun yüzlerce bedeni olmuş olur. Ahirette her insan bedeni ile dirileceğinden, ancak ruhun bulunacağı ceset dirilecek, diğerleri ruhsuz olduklarından dirilemeyecektir. Diriltilse bir tek ruh olacağından diğerleri ruhsuz olarak diriltilecektir. Ruhsuz beden ise insan değildir. İnsan kendi ruhuyla insandır.

     Kur'an-ı Kerim Reenkarnasyon Nazariyesini Şöyle Reddeder:
     "Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, "Rabbim, der, lütfen beni geri gönder. Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır." (Muminun Suresi 99-100)

     Tenasuh inancını İslam akaidi ile uzlaştırmak ve dini öğretiden temellendirmek isteyenler görüşlerine delil olarak bazı ayetler ileri sürerler. Bunlar içinde ilk bakışta tenasuh lehinde yorumlanmaya müsait gibi görülen ayetler şunlardır:
     "Sizi ölü iken dirilten Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz! Sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecek ve sonunda ona döndürüleceksiniz" (Bakara Suresi 28)

     "İnkar edenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bu ateşten çıkmaya bir yol varmıdır?" (Mümin Suresi 11)

     Bunlardan birinci ayetteki " Ölü idiniz, Allah sizi diriltti" şeklindeki başlangıç kısmı insanların ölü halde bulunan topraktan yaratıldığını ifade etmektedir. İnsanın varlık sürecinde üç safha vardır. Yaratılış, ölüm ve ahirette tekrar diriliş. Şu halde bu ayetin açık veya gizli bir şekilde tenasuh inancı ile hiçbir ilgisi olmamakta, aksine redetmektedir.
     İkinci ayet ise, kafirlerin cehennemde Allah'a yakarışlarını tavsir etmekte olup, onların birinci öldürme, dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme kabirdeki birinci diriltmeyi takip eden ölüm; ikinci diriltme de ölümden sonra kıyametteki dirilmedir. Şu halde dünya hayatı dikkate alınmamıştır. Çünkü dünyada inkâr ettiklerini kabul ve itiraf ile günahlarını itiraf ediyorlar. Dolayısıyla tenasuh ile bir irtibatı yoktur. Tenasuh inancında akli bakımdan da tutarsızlıklar görülmektedir.

     Reenkarnasyon iddialarının makul olabilmesi için insanın, şu anda yaşadığı ileri sürülen önceki hayatını mutlaka hatırlaması gerekirdi. Halbuki hiç kimse daha önce bir bedende yaşadığını hatırlamamakta, aksine insan, kendisinde onun diğer varlıklardan ayrı bir kişiliğe sahip olduğunu gösteren bir benlik şuuru bulunduğunu hissetmektedir.
     Tenasuh akidesi ahlaki nedensellik ihtiyacını tatmin etmekten ve insanın sorumluluğunu temellendirmekten de uzaktır. İnsanın kalıtım yoluyla ebeveynden çocuklara intikal eden ruhi-bedeni özellikleri açıklanamamaktadır.
     Dünyada sürekli olarak devam eden nüfus artışına makul bir izah getirilememekte. Ölümle birlikte başka bir bedene intikal eden ruhun kendi karekterine uygun bir bedeni nasıl seçtiği ve bu durum karşısında kalıtımın nasıl açıklanacağı bilinmemektedir. Tenasuh inancına göre evrendeki ruhlar belli sayıdadır. Bu durumda dünya nüfusunun statik olması veya azalması gerekirdi. Halbuki realite bunun aksini göstermektedir.
     Bu batıl düşünceyi İslam alimleri reddetmiş apaçık bir küfür olduğunu beyan etmişlerdir. Özellikle Hindistan'da yaşamış olan İmam-ı Rabbani şiddetli bir dille bu düşüncenin küfür olduğunu söylemiştir. İslamda bu felsefeye inanmak batıldır. İnanan kâfir olur.
     Günlük hayatta sıklıkla karşılaşılan tenasuh iddialarının çoğunun magazin haberciliği üretimleri, geri kalanlarının da çağımızda bu safsatayı yeniden sergilemek isteyen bazı art düşünceli simalar olduğunu, Ahiret inancını zedelemek için batıl düşünceye sarıldıklarını unutmayalım.
Yorum Gönder

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...