28 Eylül 2015 Pazartesi

Gönül Erleri Mail Grubu, Tefsir Dersleri Öncesi, Giriş - 5 * KUR'ÂN-I KERİM

Gönül Erleri Mail Grubu, Tefsir Dersleri Öncesi, Giriş - 5

Kur’ân-ı Kerim, bizden nasıl bir okuma ister?
Vahye Karşı Kesin İnanç Sahibi Olma

     Kişinin bir şeye inanması, ondaki hakikatlere özden bağlanmasını ve bu hususta kuşku duymamasını gerektirir. Dolayısıyla tamamıyla kendisine inanılmayan bir kitabın kişiye bir faydasının olamayacağı izahtan vârestedir (kurtulmuştur). Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim'e gönül veren müminlere baktığımızda, onların hidâyet üzere oldukları ve vahye iman ettikleri muhtelif âyetlerde konu edilmiştir.
     Bakara sûresinin başında “İşte o Kitap! Onda bir şüphe yoktur…” vurgusunu görürüz. Yüce Rabbimiz kitabı hakkıyla tilavet edenleri överken de onları, “Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler…ona (Kitâb’a) inanırlar…” şeklinde tavsif eder. Benzer şekilde ilimde derinleşmiş (rusûh sahipleri) anlatılırken de onların anlayamadıkları âyetler karşısında “Bu kitaba inandık. Hepsi Rabbimiz katından gelmiştir” diyerek mümince bir hali sergiledikleri anlatılır. Tüm bu örnekler bize, Kur’ân-ı Kerim ile buluşacak kimsenin ondan gereği gibi istifade edebilmesi için kesin bir inanç sahibi olmasını göstermektedir.

     Şeytandan Allah’a Sığınma
     Kur’ân-ı Kerim okurken yapılması gerekecek belki en önemli tedbirlerin başında Allah (cc.)’ın rahmetinden kovulmuş olan (insan ve cin) şeytan/ların/dan Allah (cc.)’a sığınmak gerekir.
     Bu hususta Kur’ân-ı Kerim'de, “Kur’an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!” ve “Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (A'râf Suresi - 200) uyarısı bulunmaktadır.
     Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim okuma esnasında vahyin kendisinden rahatsız olan kâfirlerin hallerini anlatırken onların yüzlerinde oluşan hoşnutsuzluk hallerine dikkat çeker ve neredeyse iman edenlerin üzerine saldıracakları anlatılır. Dolayısıyla görünür ve görünmez tüm negatif kitlelerin, bizi vahyin sahibi ile olan iletişimimizde olumsuz etkileyeceğinde hiç kuşku yoktur. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim'i okumada tüm şeytanlardan Allah (cc.)’a sığınmak gerekmektedir.

     Yaratan Rabbinin Adıyla Okuma
     İlk inen vahyin içinde de emredilen bu ilke, kelâmın sahibine aidiyetini idrak açısından bizde bir bilinç oluşturacak demektir. Bu nedenle “Oku! Seni yaratan Rabbinin adı ile…” buyrulmuştur. “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile” diye çevrilen “Besmele”, Kur’an-ı Kerim'de 113 sûrenin başında da yer almıştır. Neml sûresinin 30. âyetinin de bir bölümüdür. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim'de 114 yerde tekrar edilmektedir.

     Besmele, tüm hayırlı işlerde bizler için bereketin anahtarı olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim okumada da önemli ve en başta gelen bir görevdir. Çünkü besmele çekerek Rabbimizden okuyacağımız Kur’ân-ı Kerim için bir izin ve onay istemekteyiz. Neyi okuduğumuzu ve kime ait bir kelamı muhatap aldığımızı hatırlamış olmaktayız. Zira bizler, evrenin ve bizlerin sahibi olan bir Yaratıcının, bizim için indirdiği bir Kelam ile muhatap olmaktayız. Bu nedenle O’nun kelamına O’nun adı ile başlamak, olması gereken bir davranıştır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de “Besmeleyle başlanmayan her ciddi iş, noksandır (onun bereketi olmaz).” buyurmaktadır.
     Bizden önceki nesillerin ve kendilerine kitap verilenlerin eleştirildiği konuların başında onların parçacı bir üslupla Kitab’a yaklaşmış olmalarıdır. Bu nedenle kendilerine “…sahi siz kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz.” denmiştir. Hatta bu parçacı inanç şekli nedeniyle Rabbimiz onları “bölücü” olarak nitelemiştir.
     Kur’ân-ı Kerim'in kendine has bir yapıya ve düşünce örgüsüne sahip olduğu bilinmektedir. Onda hiçbir tutarsızlık yoktur. Bunu, “Onlar Kur’ân’ı hiç tedebbür ederek (iyiden iyiye düşünerek) okumuyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” âyetine baktığımızda da görebiliriz. Bu âyet, Kuran-ı Kerim'de hiçbir eksiklik ve tutarsızlık bulunmadığına ilişkin bir meydan okumayı ifade etmekle kalmamakta; aynı zamanda kendi içinde sistematik bir anlam bütünlüğünün olduğunu da ihsas etmektedir. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim okuyanların, vahyi kendi anlam bütünlüğü içinde okuması gerekmektedir. Teknik tabiriyle ifade edecek olursak, her âyetin bir siyâk ve sibâkının olduğu unutulmamalıdır.

     Önyargılardan Uzaklaşarak Okuma
     Kur’ân-ı Kerim'i okumak isteyen kişinin, içinde bulunduğu ortam sebebiyle bir dine, bir mezhebe, bir ideolojiye mensup olması mümkündür. Elbette bu tür çevrelerden ve ekollerden etkilenen kişi, eğer ilk olarak Kur’ân-ı Kerim ile tanışmamışsa, bir önyargısı olacak demektir. Bu, ya olumlu ya da olumsuz olabilir veya her iki zıt kutup o kişide bütünleşmiş olabilir. İlimde sıhhatli sonuçlara varmanın temel ilkelerinden birisinin objektiflik ilkesi olduğu, tartışmasız herkesçe kabul edilen bir husustur. Bu da, kişinin metni olumsuz anlamda bir önyargı ile yaklaşmadan değerlendirmesini gerekli kılmaktadır.
     Burada “önyargılı olmak”tan kasıt şudur: Kişi daha önce bir fikre sahip olabilir. Kur’ân-ı Kerim'i, sahip olduğu bu fikri pekiştirmek ve kendi düşüncesini doğrulatmak amacıyla okumamalı, kendi fikrine tasdik ettirme mücadelesine girmemelidir. Her insanın daha önceki âlimlerden veya mensûbu olduğu mezhep (ya da din)den edindiği bir anlayışı vardır. Bu düşünceyi benimsemiş kişi, kendi fikirlerini esas alarak onun doğruluğunu ispat etmek amacıyla Kur’ân-ı Kerim okursa, bu kişi önyargılı hareket etmiş demektir. Eğer herhangi bir düşünce ve ideoloji, insanı birtakım olumsuz-cahilî yaklaşımlar ve ön kabullerle, Kitabı değerlendirecek olursa, onun bu vahiyden elde edeceği sağlıklı bir sonuç olmayacaktır. Çünkü böyle durumlarda, kişilere göre birtakım farklı anlayışların ve kanaatlerin olacağında kuşku yoktur. Halbuki Kur’ân-ı Kerim, hiçbir mezhebin tekelinde, hiçbir mesleğin şahsında olan bir kitap değildir. O İslam dinine inanan bütün müslümanların şaşmaz rehberidir. Başka dine inanan insanlar dahi, peşin fikirlerle yaklaşmamak şartıyla incelerlerse elbette onlar da bu Kitaptan istifade edeceklerdir. Çünkü, O; müttakiler için yol gösterici olduğu kadar, bütün insanlık için de bir doğru yol kılavuzudur.
     Ön yargının en çok öne çıktığı hususlardan olarak kişinin kendi yolunun hak olduğuna tabi olduğu atalarını ve onlara bağlılığı gerekçe göstermesidir. Halbuki Kur’ân-ı Kerim, atalara körü körüne bağlanmayı ve onlara tabi olmayı da kınamaktadır. Aslında ecdat ve kişilerin geçmişi, meşrû zeminde hız alınacak birer semboldürler. Ama tartışmasız mutlak kriterin Kur’an-ı Kerim olduğunu, vahyin mutlak şaşmaz doğruluğu karşısında geçmişin de kimi zaman bir mania teşkil edebileceğini unutmamak gerekir.
     Kısacası; Kur’ân-ı Kerim okurken, onu merkeze alıp herkese göre Kur’ân-î doğrular yerine, Kur’ân-ı Kerim'in kendi doğrularını ön planda tutmak zorundayız.

     En Verimli Vakti Ayırma
     Vahye ayrılacak vaktin en kıymetli ve en verimli zaman dilimi olması gerekir. Gündüzün telaş ve koşuşturmaları altında, zihni dumura uğramış insan için ilahî kelamla buluşmanın zamanı, bu kargaşanın dışında bir vakit olmalıdır. Belki bu vakit, herkesin kendi evine çekildiği ve uykuya geçtiği gece vaktidir. Nitekim Yüce Rabbimiz, vahyin ilk muhatabı olan Hz. Resulullah (s.a.v.)’a bu hususta şöyle hitap etmiştir: “Ey örtünüp bürünen (Peygamber)! Az bir kısmı hariç olmak üzere, geceleyin kalk..! …Kur’ân’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!” Bu âyetlerin devamında gece ibadetinin daha verimli ve gece okuyuşunun daha kalıcı olduğu vurgulandığı gibi gecenin gündüze göre daha uygun bir vakit olduğu, çünkü kişiyi gündüzleyin meşgul eden birçok işin olabileceği hatırlatılır. Kuşkusuz, Kur’an-ı Kerim okumak sadece geceye has bir durum da değildir. Ya da böyle anlaşılmamalıdır. Bunun yanında gündüzün tenha ve sakin olan yer ve zamanları da kişi için Kur’an’la buluşması açısından büyük kıymete haizdir. Kişiye düşen zihin olarak kendince en uygun olduğu vakitleri Kur’an-ı Kerim'e ayırmasıdır. Zaten gece ve gündüze ait namazların her rek’atında Kur’ân-ı Kerim'den bazı pasajları okuyarak terennüm ettiğimizi düşünecek olursak bunu daha iyi anlamış olmaktayız.

     Kur’ân-ı Kerim'i, Ağır Ağır Okuma
     Vahyin inişi tedrîc üzere olmuştur. Bu da 23 senelik bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiştir. Bu yöntem, biz müminler için de Kur’ân-ı Kerim ile buluşurken dikkate alınması gereken bir ilkedir. Kur’ân-ı Kerim; insanlara, ağır ağır okunabilmesi için yavaş yavaş indirildiği Âyet-i Kerimeler'de vurgulanmıştur. Bunun pratik bir örneği, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahabesine hatim etmeyi, bir rivâyette üç günden; başka rivâyette yedi günden daha kısa zamanda yasaklaması olayında da görülmektedir. Zira kısa zamanda yapılan hatimde anlamın buharlaşma riski vardır.

     Düşünerek Okuma
     Kur’ân-ı Kerim'in üzerinde en çok durduğu temel ilkelerin başında, kendisinin anlaşılması, âyetleri üzerinde insanların düşünüp ibret almalarıdır. Bu çerçevede Kur’ân-ı Kerim, insanlar düşünsünler diye âyetlerinin sürekli açıklandığını, sözün farklı şekillerde çevrilerek anlatıldığını zikreder. Ayrıca, insanları akletmez bir tutum içinde olmaları nedeniyle münafıklar özelinden eleştirerek “Onlar o sözü (Kur’ân’ı) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilit mi var?”der. Ayrıca tüm inkarcıları dikkate alarak “Hâlâ Kur’ân’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” uyarısında bulunur.
     Türkçede “düşünmek” dediğimiz zihni fonksiyon, Kur’ân-ı Kerim'de yüzlerce âyette farklı kavramlarla ifade edilir. Bu konuda “akletme”, “fıkhetme”, “tefekkür etme”, “tedebbür etme”, “tezekkür etme”, bir birine göre bazı nüansları olsa da temelde aynı anlamlara karşılık gelir. Benzer şekilde “şuûr”, “basîret”, “itibâr”, “ulü’l-elbâb”, “ulü’l-ebsâr” ve “ulü’n-nühâ” gibi kavramlarda da akıl sahipleri kastedilmiştir. Aslında Kur’ân-ı Kerim'in hedefinde bütün nüanslarıyla düşünme faaliyetinin önemine dikkat çekme vardır. Onun amacı, insanların âyetler üzerinde derin derin düşünmeleri ve gereğini yapmalarıdır. Yoksa Kur’ân-ı Kerim, kendisiyle insanlar güçlük çeksinler diye ya da insanların başına sorun çıkartmak için indirilmiş değildir.

     Hayata Tatbik Etmek Amacıyla Okuma
     İlahi kelâmı okumanın bir diğer prensibi, onu gereği gibi yani “tilâvetin hakkını vererek” okumaktır. Bu husus âyette,“Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler onu, tilâvetinin hakkını vererek (gereği gibi) okurlar.” şeklinde ifade edilir. Âyetin metninde yer alan “tilavet/ تلاوته ” kelimesi, “okumak, uymak, takip etmek, bir şeyin arkasına düşmek” gibi anlamlara gelir. “Tilâvetin hakkını vermek” ise; Kur’ân-ı Kerim'in manasını, hükümlerini düşünerek, hissederek, sindire sindire, yavaş yavaş okumak ve de ona uymaktan geçer. Bunun da anlamı, Kur’ân-ı Kerim'in hem lafzını/nazmını gözeterek yani tecvîdine, harflerinin mahreçlerine dikkat ederek hem de mânâsını, hükümlerini düşünüp okumak ve hayata tatbik etmeye çalışmaktır. Yoksa sadece lafzını gözetmek, mânâyı anlamaya ve yaşamaya çalışmamak, hakiki tilavet değildir.
     Kur’ân-ı Kerim, birçok âyette kendisine tabi olunmayı emretmektedir. Âyette, “İşte bu Kur’ân mübarek bir kitaptır. Onu biz indirdik. Öyleyse ona tabî olun ve Allah’tan korkun ki O’nun rahmetine erebilesiniz.” ifadesiyle bunu görmekteyiz. Benzer şekilde âyetlerde “Allah’a itaat ediniz…” formuyla gelen tüm ifadeler, bizden Kur’ân-ı Kerim'e tabî olmamızı ve hayata tatbik etmemizi istemektedir.
     Önceki sayfalarda da ifade edildiği üzere sahabe neslinin Kur’ân karşısındaki tutumunu, kendileri, “Biz Kur’ân’ı on âyet, on âyet alırdık ve aldığımız on âyeti anlayıp hayatımıza aktarmadan diğer on âyeti almaktan kaçınırdık. Kur’ân insanlara, onunla amel etsinler diye nazil olmuştur, …Sahabe Kur’ân’ı amel etmek için okudular. (Halbuki) Sizden her biri, başından sonuna kadar onu okur, tek bir harfini dahi bırakmaz iken onunla amel etmeyi tamamen terk etmiştir…” şeklinde ifade etmişler ve sonraki nesil (tabiîn) ile kendi okuyuşları arasındaki farkı göstermişlerdir.
     Kur’ân’ı Kerim'i, hayata tatbik etmenin ödülü hem bu dünyada hem de âhiret gününde mutlu olmaktır: “Kim (vahye) iman edip de (onda emredilenler doğrultusunda) salih ameller işlerse, ona hoş bir hayat bahşederiz.”

Not: Bu sayfadaki notlar sisteminden alınmaktadır...

27 Eylül 2015 Pazar

GENÇLER BİZİM CANIMIZ..!

Karanlık yollarda yalnız kalsa bile;
Yolunu kaybetmeyen bir gençlik...
GENÇLER
BİZİM  CANIMIZ..!
     Gönül Erleri Mail Grubu Ailemizin değerli üyeleri, öğrenci kardeşlerimiz ve öğrenci velileri;
     Okullar açılıyor... Hadi, yine hayırlı olsun...
     Her zamankine göre yaklaşık 2 hafta daha geç olsa da, tatil bitiyor işte... Her ayrılık döneminde olduğu gibi, bu yaz tatilinde de; okullar, arkadaşlar ve yaşananlar biraz daha özlendi. 28 Eylül 2015 Pazartesi günü tatil bitiyor, yeni eğitim-öğretim yılınız başlıyor...
     Temennimiz odur ki; yaklaşık üç buçuk aylık (107 günlük) tatil süreniz, güzel bir tatil olmuştur ve dinlenmişsinizdir... Eğer hakkıyla dinlenmediyseniz de üzülmeyin. 
Dinlenmek için her zaman imkanlarınız olacaktır. Her şeyi yerli yerince oturtmamız ve yapmamız gerekenleri zamanında yapmamız gerekiyor.
     Öğrenci kardeşlerimizden birkaç ricamız olacak, onları aşağıda sıralayalım...

GENÇLERE ÖNERİLER..!
* Derslerimizi düzenli çalışmalıyız. Sadece derslerimizi de değil, yapmamız gereken her şeyi hakkıyla yapmalı; yılgınlık, bıkkınlık göstermemeli ve başarılı olmalıyız...
* Başta anne-babamız olmak üzere, büyüklerimizin sözünü dinlemeliyiz. Evladını 9 ay karnında taşıyan ve ne kadar büyürse büyüsün, çocuğunu hep çocuk-evlat olarak gören anneler ve ailesinin her bir ihtiyacını karşılamak için her gün canla-başla çalışıp, koşturup duran babaların...
* Asla kötü arkadaş edinmemeliyiz. Bizi cezbetmeye; sadece gülen yüzler, sıcak yüzler yetmemeli. Çünkü bazen yanlış gözlemleyebiliyor, bazı şeyleri göremeyebiliyoruz..!
     İşte Örnek:
 Göz Yanılması..! Kırmızı Noktalar..! 
Aşağıdaki Resimde Kaç Kırmızı Nokta Var?
Beş mi? Yoksa daha mı fazla? Dikkatlice bir bakın bakalım.
Merak etmeyin, sizi korkutan bir şeyle karşılaşmayacaksınız.
Adamın sağ elindeki kırmızıya odaklandığınızda,
başka bir nokta daha ortaya çıkıyor mu?
Çıkmıyorsa üzülmeyin. Zaten böyle bir nokta yok.
Bu resimde tam olarak beş tane kırmızı nokta var.
Ancak ilginç olan şu ki; adamın her bir elinde altı parmağı var. 
Yoksa siz de dakikalarca eline bakıp, parmaklarına dikkat etmediniz mi :) 
İlginç bir göz yanılması değil mi? 
Her Taraftan Mikrop Yağan Bir Dönemde,
Ne Kadar Dikkatli Olmamız Gerektiğini de Bir kez Daha Düşünelim...
* Geçmiş yıllarımıza bir bakıp, dünya hayatının kısalığını çok iyi anlamalı ve bir gün ölümün bizim de kapımızı çalacağını, yaptığımız her şeyden hesaba çekilip, kalıcı sonsuz hayata geçeceğimizi hiç unutmamalıyız...
* Allah Azze ve Celle'nin bizi her an gördüğünü ve her anımızın kaydedildiğini hiç unutmamalıyız...
* Rabbimiz ile iletişim kurabildiğimizi, bunun dua ile olduğunu bilmeli ve sadece kendimiz için değil, başta yakınlarımız olmak üzere, dünyanın öbür ucunda bile olsa tüm insanlar için dua etmeliyiz...
* İnsanız, hata yapabiliriz... Yaptığımız her bir hatadan en kısa zamanda dönmeli, Rabbimizden hatalarımız için tövbe dilemeliyiz...
* Ahlaklı olmalı; gıybet, dedikodu ve iftiradan uzak durmalıyız...
* Güvenilir, fedakâr ve çalışkan olmalı; Güvenilir, fedakar ve çalışkan arkadaşlarla yakınlığımızı güçlendirmeliyiz...
* Hakkı ve adaleti gözetmeli, hiç kimseye haksızlık etmemeliyiz...
* Her türlü çirkin işlerden ve fenalıklardan uzak durmalıyız...
* Nefsimize hâkim olmalı, nefislerimizin ve şeytanın oyuncağı olmamalıyız...
* Utangaç, haya sahibi olmalıyız. Bir hata yaptıysak yüzümüz kızarmalı. Yüzümüz kızarmıyor ise, insanlığımızı yitiriyoruz demektir...
* Boş ve lüzumsuz söz ve davranışlardan uzak durmalıyız...
* Hayırlı işlerde yarışmalıyız...
* Güzel söz konuşmalı, güler yüzlü olmalıyız...
* Hayrı, iyiyi ve güzeli tavsiye etmeliyiz...
* Kin gütmemeliyiz...
* Sabırlı olmalıyız...
* Kanaatkâr olmalı, imkanlarımız ile yetinebilmeliyiz...
* Dünya hayatının geçici zevklerine kapılmamalıyız...
* Ailemizi, akrabalarımızı, komşularımızı ve dostlarımızı gözetmeliyiz...
* İnsanlık meselelerine karşı duyarlı olmalıyız...

     Yani özet ile; bizi yaratan Rabbimizin bizden istediği gibi, hoşnut olacağı bir hayat yaşamalıyız.
     Bir büyüğümüzün deyişi ile; "öyle bir hayat yaşamalıyız ki; bizi öldürmeye gelen, bizde dirilsin..."
Gönül Erleri Mail Grubu Gençlik Komisyonu, 2015-16 Etkinliklerini Planlıyor...
Gönül Erleri Mail Grubu Gençlik Komisyonu,
2015-16 Etkinliklerini Planlıyor...
2014-15 döneminde İstanbul'daki Liseli Gençler ile
yıl boyunca devam eden etkinliklerimizden birkaç fotoğraf...



Not: 2015 - 16 döneminde de, İstanbul'da lise 1., 2. ve 3. sınıflarda okuyan gençler ile bir yıl sürecek bir programımız olacak. Programımızın adı;
Liseliyim; Dinliyorum, Anlıyorum, Kavrıyorum..!
İNANÇ~FİKİR~SANAT ATÖLYESİ
     Yakında başvuru süresinin başlayacağı bu programlarımıza liseli 75 kız, liseli 75 erkek kabul edilecek. 2 haftada bir, pazar günleri olacak söyleşi programlarımıza katılım ücretsiz olacak. Ayrıca; programlara düzenli olarak katılan gençler ile de şubat tatilinde bir hafta genç kızlar ile, bir hafta da genç erkekler ile Tatil-Eğitim Kampı Programı düzenlenecek...
     Duyurular başlayınca, başvurularda geç kalınmamasını ve başvuru yapacak olanların da programlara düzenli olarak katılacak gençler olmasını öneriyoruz...
GÖNÜL ERLERİ MAİL GRUBU
Gençlik Komisyonu Başkanı
Sevil Çerçi

22 Eylül 2015 Salı

Gönül Erleri Mail Grubu, Tefsir Dersleri Öncesi, Giriş - 4 * KUR'ÂN-I KERİM

Gönül Erleri Mail Grubu, Tefsir Dersleri Öncesi, Giriş - 4
Kur’ân, Kur’ân'ı nasıl tavsif eder?
Kur’ân Allah (cc.) Tarafından İndirilmiştir.

     Kur’ân-ı Kerim, tarihin birçok döneminde kullarına vahiy gönderen Yüce Rabbimiz (cc.) tarafından indirilmiştir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerim, kendisinin “Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen Allah (cc.) tarafından…” ve “O'nun izniyle” indirildiğini, bunda da hiç şüphe olmadığını söyler. Çünkü o, Allah (cc.)’tan başkası tarafından kendisine isnat edilerek uydurulmuş bir kitap değildir. Kur’an-ı Kerim'e iman eden müminlerin, Kur’an-ı Kerim'in tartışmasız Rablerinden gelen bir gerçek olduğu konusunda asla bir şüphe duymamaları gerekir.

     Kur’ân-ı Kerim'i tebliğ eden Hz. Peygamber (sav.)’e müşriklerden bazıları muhtelif isnatlarda bulunarak ona gelen vahyi değersiz kılmaya çalışarak Kur’ân-ı Kerim'in bir şâir veya kâhin sözü olduğunu söylemişlerdi. Buna karşı Kur’ân-ı Kerim; kendisini kastederek, “O, bir şâir sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz? Bir kâhin sözü de değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz? Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” demiştir.
     Kur’ân-ı Kerim Cebrail (as.) Vasıtasıyla Vahyolunmuştur.
     Kur’ân-ı Kerim'den öğrendiğimize göre Allah (cc.)’ın bir insanla iletişimi ya bir vahiy ile yahut perde arkasından konuşmakla ya da katından kullarına gönderdiği bir elçi-melek ile olagelmiştir. Bu vahiy meleğinin adı Cebrâil (as.)’dir. Kur’ân-ı Kerim onu bize anlatırken “elçi/resûl” olarak zikrettiği gibi 122 “Cibrîl” Rûh, Rûhu’l-emîn ve Rûhu’l-kudüs olarak da anmıştır. Cibrîl’in şahsiyeti,”… Arş’ın sahibi katından değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçi…” şeklinde açıklanır.
     Buna göre Yüce Rabbimiz (cc.) tarafından gelen Kitabın içinde bir kuşku olmadığı gibi ona elçilik görevi ile görevli meleğin kendisinde de bir töhmet asla bulunmamaktadır. O emîn bir elçidir: “Gerçekten o (Kur’ân), âlemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin indirmiştir…”
     Kur’ân Korunmuş Bir Kitaptır.
     Kur’ân-ı Kerim, Levh-i Mahfuz’dan, tertemiz elçilerin eliyle şeytanların tasallutundan korunarak indirilmiş olup, kendisine dışarıdan herhangi bir müdahale bulunmamaktadır. O, gerek geldiği menşe’ açısından gerekse vahyin kendisi ile bize ulaştığı elçi açısından şüphe ihtiva etmemektedir. Vahyin sahibi olan Allah (cc.), vahye yönelik Nebî’nin (sav.) bir müdahalesinin olmadığını belirterek “…Eğer (Muhammed), bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağ eli (veya gücü) ni alırdık. Sonra onun can damarını keserdik.” buyurur.
     Anlaşılan odur ki, Kur’ân-ı Kerim, Peygamber (sav.)'in kalbinde ilahi bir denetimle korunmuştur. Bunun sonucu olarak Kur’ân-ı Kerim vahyi, Hz. Peygamber (sav.)’in hafızasında eksiksiz bir şekilde cem’ edilmiş, unutması -Allah’ın diledikleri hariç- tamamıyla engellenmiştir. Vahyin korunmuşluğu konusunda en açık teminatı Yüce Rabbimizin “Hiç şüphesiz, zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” meâlindeki âyetlerde görürüz.

     Kur’ân-ı Kerim Arapça Olarak İndirilmiştir.
     Yüce Yaratıcının tarihte seçtiği tüm elçilerine uyguladığı bir kuralı vardır. O da her peygambere vahyini kendi kavminin lisanı ile göndermiş olmasıdır. Bu kuralı şu âyette açıkça görürüz: “Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın…”
     Bir ümmete gönderilen ilahi kitabın, o ümmetin diliyle gönderilmesi kadar doğal bir şey düşünülemez. Çünkü insan ne ile sorumlu tutulduğunu, ilâhî irâdeye uygun hareket tarzlarının neler olduğunu bilmeden bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi mümkün değildir. Zaten muhataplara anlamadıkları bir dille direktifler verilmiş olsaydı, onlar buna itiraz ederlerdi. Kur’ân-ı Kerim, kâfirlerin böyle bir itirazına, “...Eğer biz onu yabancı bir dilden bir Kur’ân kılsaydık, diyeceklerdi ki: Âyetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden (kitap) olur mu?...” ifadeleriyle işaret eder.
     Arapça, Arap yarımadasının büyük bölümünde konuşulan Sâmî dil kolunun konuştuğu dilin adıdır. Ve zengin bir kullanım özelliğine sahiptir. Aynı formatta başta dillerde bulunmayan birçok özelliği bünyesinde taşımaktadır. Bu dil, en kapsamlı ve etkili biçimde bir şeyi beyan etme özelliğine sahip olması yanında, saf ve arı-duru bir dil olması, zengin bir kelime hazinesine sahip bulunması, besteli bir dil yapısına sahip olması, morfolojik yapı zenginliği, ahenk ve tanin (sesin uzatılması) gibi hususiyetleriyle temayüz etmiştir. Ancak dilin tüm bu özellikleriyle birlikte son vahyin Arapça olarak nazil olmasının temel amacı, insanların vahyi anlayabilmeleridir. Âyet-i Kerimeler'de bu hususa işaret edilerek “Gerçekten biz, akıl erdirirsiniz diye, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” denilir. Benzer anlam başka bir âyette, “Bilen bir kavim için, âyetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) ‘fasıllar halinde açıklanmış’ Arapça Kur’ân (veya okunan) kitaptır.” şeklinde dile getirilir.

     Tedrîci Olarak Safhalar Halinde İndirilmiştir.
     Kur’ân-ı Kerim'in inişi birden olmamış, risaletin devam ettiği 23 senelik zaman dilimi içerisinde olaylara ve sorulan sorulara cevap verilmek üzere peyderpey inmiştir. Ancak müşriklerin buna itirazı olmuş, diğer semavî kitaplarda olduğu gibi Kur’ân’ın da bir defada kendilerine indirilmesini talep etmişler ve “‘Kur’ân ona bir defada toptan indirilseydi ya!’” demişlerdir. Bu talebe farklı âyetlerde “…Biz (Kur’ân’la) senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik.” ve “Biz Kur’ân’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik.” denilerek karşılık verilmiştir.
     İnen her bir Âyet-i Kerime ve Sûre'yi Şerif ile muarızlara karşı meydan okuma ve böylece Kur’ân-ı Kerim’in i'caz yönünün ortaya çıkmasının yanında peyderpey inzâli, Efendimiz’in (sav.) vahye muhatap olan kalbinin güçlendirilmesine yardımcı olmuştur. Kimi zaman meydana gelen birtakım olaylara mebnî olarak bazı âyetlerin indirilmiş olması, hem Hz. Peygamber (sav.)’in hem de Sahâbe'yi Kiram'ın Kur’an-ı Kerim'i anlamasını da kolaylaştırmıştır. Unutulmamalıdır ki Kur’ân-ı Kerim okuma-yazma bilmeyen “ümmi” bir toplumda indirilmiştir. Bu durumdaki insanların vahyi kayda geçirmeleri ancak hafızaları vesilesiyle mümkün olmuştur. Âyetlerin parça parça inmesi onların daha kolay ezberlemelerini, dolayısıyla da vahyi anlamalarını temin etmiştir. Böylece sahâbenin irşâd edilmesi ve buyrukların hazmedilip anlaşılması sağlanmıştır.
     Ebu Abdurrahman es-Sülemî şöyle anlatmaktadır: Osman b. Affan, Abdullah b. Mes’ûd ve Kur’ân-ı Kerim'i bize öğreten diğerleri, Peygamber (sav.)’den on âyet öğrettiklerinde o âyetlerdeki ilim ve ameli iyice özümsemeden başka âyetlere geçmediklerini anlatırlardı ve derlerdi ki: “Biz Kur’ân’ı ilim ve amelle birlikte öğrendik.” Bir başka tabiî ise Ebu Saîd el-Hudrî’yi kastederek “O, bize sabah beş âyet, akşam beş âyet olmak üzere Kur’ân’ı öğretir ve derdi ki; ‘Cibril de Kur’ân’ı beş âyet beş âyet indirdi.’ derdi, demiştir.
     Kısacası Kur’ân-ı Kerim, olaylara ve Rasulullah (sav.)’ın hayatı boyunca ortaya çıkan ferdî ve içtimaî münasebetlere uygun olarak azar azar indirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim'in inişi, yaklaşık yirmi üç sene devam etmiştir. Bu inişin başlangıcı 610 yılının Ramazan ayının Kadir gecesi olmuş, Nebî’nin irtihaline kadar da sürmüştür.
     Kur’ân-ı Kerim Hikmet Dolu Bir Kitaptır.
     Kur’ân-ı Kerim, yaptığı her işte sayısız hikmetler bulunan (el-Hakîm isminin sahibi olan) Yüce Rabbimiz tarafından indirilmiş, içinde sayısız hikmetler bulunan (Hakîm) Yüce bir Kitaptır. Kuşkusuz bu da, o hikmete kendi iradesi ile kulak verebilenlere ancak Allah (cc.)’ın hikmeti irâde etmesiyle gerçekleşebilecek bir durumdur. Âyette şöyle buyrulur: “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir…” Burada kastedilen hikmet, Kur’ân-ı Kerim ve onunla olayları fıkh etme/idrak etme olarak anlaşılmıştır.
     Hz. Adem (as.)’den itibaren, peygamberlerini, katından gönderdiği mesajlar yoluyla hikmetiyle buluşturan Yüce Rabbimiz (cc.), İbrahim’e, Dâvûd’a, Îsâ’ya, Yahyâ’ya bu hikmeti bahşettiğini bildirirken, Efendimiz Hz. Muhammed (sav) için ise “Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi yücelten, size Kitâb ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.” buyurarak kendilerine Allah (cc.)’ın âyetlerini okuyan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdiğini hatırlatmıştır. Buna göre Kur’â-ı Kerim'e ait özelliklerden birisi de onda birçok hikmet ve mananın bulunmuş olmasıdır. Hikmet kavramsal olarak ilim ve akıl ile ulaşılan gerçek bilgi anlamına gelse de adâlet, ilim, amel, nübüvvet, Kur’ân ve Allâh (cc.)’a itaat gibi manalarda da kullanılmış, içerdiği hüküm ve sağlam bilgiler nedeniyle ilahî kitaplara sıfat olarak da farklı formlarda âyetlerde yer almıştır. Nitekim bir âyette “Bunlar o hikmetli Kitabın âyetleridir.” denilerek benzer anlama yer verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim'in hikmetli olması, lehimize veya aleyhimize hükmeden, hiçbir çelişki ve tutarsızlığı bulunmayan, bâtılın önünde ve arkasında bulunmadığı sağlam kitap manalarına gelmesi nedeniyledir.
     İbn Abbas’tan gelen bir tanımlama çok manidardır. Ona göre hikmet, Allah (cc.)’ın kitabını anlamaktadır. Bu anlamı destekler mahiyette âyette “Rabbinin sana vahyettiği hikmet(ler)dendir. Allah (cc.) ile beraber başka tanrı edinme, sonra kınanmış, (Allah’ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.” buyrulur. Burada yer alan hikmetten kasıt, Kur’ân-ı Kerim olabileceği gibi onun ihtivâ ettiği hükümler de muhtemeldir.
     Onun Benzeri Kesin Olarak Getirilemez.
     Kur’ân-ı Kerim'i öne çıkaran özelliklerden birisi de onun bir benzerini insanların asla getirememesidir. Bu hususta insanlara ve cinlere bir çağrıda bulunularak şöyle seslenilir: “De ki: Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.”
     Bir benzerini getirme konusunda Yüce Rabbimizin (cc.) talebine cevap veremeyen müşriklere bir hafifletmede bulunularak şöyle denilmiştir: “Yoksa ‘onu (Kur’ân’ı) uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, siz de onun gibi uydurma on sûre getirin.”
     Yüce Rabbimiz, “on sûre” çağrısına da istediği cevabı veremeyen müşriklere daha sonra şu âyetleri indirmiştir: “Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’ân) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).”
     Hiç okuma-yazma görmemiş ümmî bir insana vahyedilen bu Kur’ân-ı Kerim'in öncelikle kendisi gibi bir Kur’ân getirmelerini müşriklerden istemesi, akabinde on sûre akabinde bir sûre talebi, hatta daha sonra Kur’ân’ın benzeri bir sözü getirmelerini onlardan istemesiyle ortaya çıkan bu meydan okumaya, teknik tabiriyle tahaddî adı verilir Dikkat edilirse çoktan aza doğru yapılan bu talepte bir tedrîc de bulunmaktadır. Bir kısım müfessire göre bu tedrîc, meydan okumayı edebî açıdan daha güçlü ve tesirli hale getirmiş ve onlara âdeta şunu haykırmıştır: Madem Bu Peygamber’e vahyedilen Kur’ân onun uydurmasıdır. Edebiyat ve söz ustası olarak haydi onun benzeri bir kelâm getirin. Onun güç yetirebildiğine sizin de güç yetirmeniz gerekir, denmiştir.
     Fakat vahyin indiği tarihsel koşullar dikkate alındığında yapılan bu çağrıya cevap verilememiştir. Ama bugün de yapılan bu çağrı hala cevabını bulmuş değildir. Ve kıyamete kadar da bu durum böyle gidecektir. Çünkü vahyin ifadesi gayet açıktır: “Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”

Not: Bu sayfadaki notlar sisteminden alınmaktadır...

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...