Translate

22 Eylül 2015 Salı

Gönül Erleri Mail Grubu, Tefsir Dersleri Öncesi, Giriş - 4 * KUR'ÂN-I KERİM

Gönül Erleri Mail Grubu, Tefsir Dersleri Öncesi, Giriş - 4
Kur’ân, Kur’ân'ı nasıl tavsif eder?
Kur’ân Allah (cc.) Tarafından İndirilmiştir.

     Kur’ân-ı Kerim, tarihin birçok döneminde kullarına vahiy gönderen Yüce Rabbimiz (cc.) tarafından indirilmiştir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerim, kendisinin “Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen Allah (cc.) tarafından…” ve “O'nun izniyle” indirildiğini, bunda da hiç şüphe olmadığını söyler. Çünkü o, Allah (cc.)’tan başkası tarafından kendisine isnat edilerek uydurulmuş bir kitap değildir. Kur’an-ı Kerim'e iman eden müminlerin, Kur’an-ı Kerim'in tartışmasız Rablerinden gelen bir gerçek olduğu konusunda asla bir şüphe duymamaları gerekir.

     Kur’ân-ı Kerim'i tebliğ eden Hz. Peygamber (sav.)’e müşriklerden bazıları muhtelif isnatlarda bulunarak ona gelen vahyi değersiz kılmaya çalışarak Kur’ân-ı Kerim'in bir şâir veya kâhin sözü olduğunu söylemişlerdi. Buna karşı Kur’ân-ı Kerim; kendisini kastederek, “O, bir şâir sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz? Bir kâhin sözü de değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz? Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” demiştir.
     Kur’ân-ı Kerim Cebrail (as.) Vasıtasıyla Vahyolunmuştur.
     Kur’ân-ı Kerim'den öğrendiğimize göre Allah (cc.)’ın bir insanla iletişimi ya bir vahiy ile yahut perde arkasından konuşmakla ya da katından kullarına gönderdiği bir elçi-melek ile olagelmiştir. Bu vahiy meleğinin adı Cebrâil (as.)’dir. Kur’ân-ı Kerim onu bize anlatırken “elçi/resûl” olarak zikrettiği gibi 122 “Cibrîl” Rûh, Rûhu’l-emîn ve Rûhu’l-kudüs olarak da anmıştır. Cibrîl’in şahsiyeti,”… Arş’ın sahibi katından değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçi…” şeklinde açıklanır.
     Buna göre Yüce Rabbimiz (cc.) tarafından gelen Kitabın içinde bir kuşku olmadığı gibi ona elçilik görevi ile görevli meleğin kendisinde de bir töhmet asla bulunmamaktadır. O emîn bir elçidir: “Gerçekten o (Kur’ân), âlemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin indirmiştir…”
     Kur’ân Korunmuş Bir Kitaptır.
     Kur’ân-ı Kerim, Levh-i Mahfuz’dan, tertemiz elçilerin eliyle şeytanların tasallutundan korunarak indirilmiş olup, kendisine dışarıdan herhangi bir müdahale bulunmamaktadır. O, gerek geldiği menşe’ açısından gerekse vahyin kendisi ile bize ulaştığı elçi açısından şüphe ihtiva etmemektedir. Vahyin sahibi olan Allah (cc.), vahye yönelik Nebî’nin (sav.) bir müdahalesinin olmadığını belirterek “…Eğer (Muhammed), bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağ eli (veya gücü) ni alırdık. Sonra onun can damarını keserdik.” buyurur.
     Anlaşılan odur ki, Kur’ân-ı Kerim, Peygamber (sav.)'in kalbinde ilahi bir denetimle korunmuştur. Bunun sonucu olarak Kur’ân-ı Kerim vahyi, Hz. Peygamber (sav.)’in hafızasında eksiksiz bir şekilde cem’ edilmiş, unutması -Allah’ın diledikleri hariç- tamamıyla engellenmiştir. Vahyin korunmuşluğu konusunda en açık teminatı Yüce Rabbimizin “Hiç şüphesiz, zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” meâlindeki âyetlerde görürüz.

     Kur’ân-ı Kerim Arapça Olarak İndirilmiştir.
     Yüce Yaratıcının tarihte seçtiği tüm elçilerine uyguladığı bir kuralı vardır. O da her peygambere vahyini kendi kavminin lisanı ile göndermiş olmasıdır. Bu kuralı şu âyette açıkça görürüz: “Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın…”
     Bir ümmete gönderilen ilahi kitabın, o ümmetin diliyle gönderilmesi kadar doğal bir şey düşünülemez. Çünkü insan ne ile sorumlu tutulduğunu, ilâhî irâdeye uygun hareket tarzlarının neler olduğunu bilmeden bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi mümkün değildir. Zaten muhataplara anlamadıkları bir dille direktifler verilmiş olsaydı, onlar buna itiraz ederlerdi. Kur’ân-ı Kerim, kâfirlerin böyle bir itirazına, “...Eğer biz onu yabancı bir dilden bir Kur’ân kılsaydık, diyeceklerdi ki: Âyetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden (kitap) olur mu?...” ifadeleriyle işaret eder.
     Arapça, Arap yarımadasının büyük bölümünde konuşulan Sâmî dil kolunun konuştuğu dilin adıdır. Ve zengin bir kullanım özelliğine sahiptir. Aynı formatta başta dillerde bulunmayan birçok özelliği bünyesinde taşımaktadır. Bu dil, en kapsamlı ve etkili biçimde bir şeyi beyan etme özelliğine sahip olması yanında, saf ve arı-duru bir dil olması, zengin bir kelime hazinesine sahip bulunması, besteli bir dil yapısına sahip olması, morfolojik yapı zenginliği, ahenk ve tanin (sesin uzatılması) gibi hususiyetleriyle temayüz etmiştir. Ancak dilin tüm bu özellikleriyle birlikte son vahyin Arapça olarak nazil olmasının temel amacı, insanların vahyi anlayabilmeleridir. Âyet-i Kerimeler'de bu hususa işaret edilerek “Gerçekten biz, akıl erdirirsiniz diye, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” denilir. Benzer anlam başka bir âyette, “Bilen bir kavim için, âyetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) ‘fasıllar halinde açıklanmış’ Arapça Kur’ân (veya okunan) kitaptır.” şeklinde dile getirilir.

     Tedrîci Olarak Safhalar Halinde İndirilmiştir.
     Kur’ân-ı Kerim'in inişi birden olmamış, risaletin devam ettiği 23 senelik zaman dilimi içerisinde olaylara ve sorulan sorulara cevap verilmek üzere peyderpey inmiştir. Ancak müşriklerin buna itirazı olmuş, diğer semavî kitaplarda olduğu gibi Kur’ân’ın da bir defada kendilerine indirilmesini talep etmişler ve “‘Kur’ân ona bir defada toptan indirilseydi ya!’” demişlerdir. Bu talebe farklı âyetlerde “…Biz (Kur’ân’la) senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik.” ve “Biz Kur’ân’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik.” denilerek karşılık verilmiştir.
     İnen her bir Âyet-i Kerime ve Sûre'yi Şerif ile muarızlara karşı meydan okuma ve böylece Kur’ân-ı Kerim’in i'caz yönünün ortaya çıkmasının yanında peyderpey inzâli, Efendimiz’in (sav.) vahye muhatap olan kalbinin güçlendirilmesine yardımcı olmuştur. Kimi zaman meydana gelen birtakım olaylara mebnî olarak bazı âyetlerin indirilmiş olması, hem Hz. Peygamber (sav.)’in hem de Sahâbe'yi Kiram'ın Kur’an-ı Kerim'i anlamasını da kolaylaştırmıştır. Unutulmamalıdır ki Kur’ân-ı Kerim okuma-yazma bilmeyen “ümmi” bir toplumda indirilmiştir. Bu durumdaki insanların vahyi kayda geçirmeleri ancak hafızaları vesilesiyle mümkün olmuştur. Âyetlerin parça parça inmesi onların daha kolay ezberlemelerini, dolayısıyla da vahyi anlamalarını temin etmiştir. Böylece sahâbenin irşâd edilmesi ve buyrukların hazmedilip anlaşılması sağlanmıştır.
     Ebu Abdurrahman es-Sülemî şöyle anlatmaktadır: Osman b. Affan, Abdullah b. Mes’ûd ve Kur’ân-ı Kerim'i bize öğreten diğerleri, Peygamber (sav.)’den on âyet öğrettiklerinde o âyetlerdeki ilim ve ameli iyice özümsemeden başka âyetlere geçmediklerini anlatırlardı ve derlerdi ki: “Biz Kur’ân’ı ilim ve amelle birlikte öğrendik.” Bir başka tabiî ise Ebu Saîd el-Hudrî’yi kastederek “O, bize sabah beş âyet, akşam beş âyet olmak üzere Kur’ân’ı öğretir ve derdi ki; ‘Cibril de Kur’ân’ı beş âyet beş âyet indirdi.’ derdi, demiştir.
     Kısacası Kur’ân-ı Kerim, olaylara ve Rasulullah (sav.)’ın hayatı boyunca ortaya çıkan ferdî ve içtimaî münasebetlere uygun olarak azar azar indirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim'in inişi, yaklaşık yirmi üç sene devam etmiştir. Bu inişin başlangıcı 610 yılının Ramazan ayının Kadir gecesi olmuş, Nebî’nin irtihaline kadar da sürmüştür.
     Kur’ân-ı Kerim Hikmet Dolu Bir Kitaptır.
     Kur’ân-ı Kerim, yaptığı her işte sayısız hikmetler bulunan (el-Hakîm isminin sahibi olan) Yüce Rabbimiz tarafından indirilmiş, içinde sayısız hikmetler bulunan (Hakîm) Yüce bir Kitaptır. Kuşkusuz bu da, o hikmete kendi iradesi ile kulak verebilenlere ancak Allah (cc.)’ın hikmeti irâde etmesiyle gerçekleşebilecek bir durumdur. Âyette şöyle buyrulur: “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir…” Burada kastedilen hikmet, Kur’ân-ı Kerim ve onunla olayları fıkh etme/idrak etme olarak anlaşılmıştır.
     Hz. Adem (as.)’den itibaren, peygamberlerini, katından gönderdiği mesajlar yoluyla hikmetiyle buluşturan Yüce Rabbimiz (cc.), İbrahim’e, Dâvûd’a, Îsâ’ya, Yahyâ’ya bu hikmeti bahşettiğini bildirirken, Efendimiz Hz. Muhammed (sav) için ise “Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi yücelten, size Kitâb ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.” buyurarak kendilerine Allah (cc.)’ın âyetlerini okuyan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdiğini hatırlatmıştır. Buna göre Kur’â-ı Kerim'e ait özelliklerden birisi de onda birçok hikmet ve mananın bulunmuş olmasıdır. Hikmet kavramsal olarak ilim ve akıl ile ulaşılan gerçek bilgi anlamına gelse de adâlet, ilim, amel, nübüvvet, Kur’ân ve Allâh (cc.)’a itaat gibi manalarda da kullanılmış, içerdiği hüküm ve sağlam bilgiler nedeniyle ilahî kitaplara sıfat olarak da farklı formlarda âyetlerde yer almıştır. Nitekim bir âyette “Bunlar o hikmetli Kitabın âyetleridir.” denilerek benzer anlama yer verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim'in hikmetli olması, lehimize veya aleyhimize hükmeden, hiçbir çelişki ve tutarsızlığı bulunmayan, bâtılın önünde ve arkasında bulunmadığı sağlam kitap manalarına gelmesi nedeniyledir.
     İbn Abbas’tan gelen bir tanımlama çok manidardır. Ona göre hikmet, Allah (cc.)’ın kitabını anlamaktadır. Bu anlamı destekler mahiyette âyette “Rabbinin sana vahyettiği hikmet(ler)dendir. Allah (cc.) ile beraber başka tanrı edinme, sonra kınanmış, (Allah’ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.” buyrulur. Burada yer alan hikmetten kasıt, Kur’ân-ı Kerim olabileceği gibi onun ihtivâ ettiği hükümler de muhtemeldir.
     Onun Benzeri Kesin Olarak Getirilemez.
     Kur’ân-ı Kerim'i öne çıkaran özelliklerden birisi de onun bir benzerini insanların asla getirememesidir. Bu hususta insanlara ve cinlere bir çağrıda bulunularak şöyle seslenilir: “De ki: Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.”
     Bir benzerini getirme konusunda Yüce Rabbimizin (cc.) talebine cevap veremeyen müşriklere bir hafifletmede bulunularak şöyle denilmiştir: “Yoksa ‘onu (Kur’ân’ı) uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, siz de onun gibi uydurma on sûre getirin.”
     Yüce Rabbimiz, “on sûre” çağrısına da istediği cevabı veremeyen müşriklere daha sonra şu âyetleri indirmiştir: “Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’ân) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).”
     Hiç okuma-yazma görmemiş ümmî bir insana vahyedilen bu Kur’ân-ı Kerim'in öncelikle kendisi gibi bir Kur’ân getirmelerini müşriklerden istemesi, akabinde on sûre akabinde bir sûre talebi, hatta daha sonra Kur’ân’ın benzeri bir sözü getirmelerini onlardan istemesiyle ortaya çıkan bu meydan okumaya, teknik tabiriyle tahaddî adı verilir Dikkat edilirse çoktan aza doğru yapılan bu talepte bir tedrîc de bulunmaktadır. Bir kısım müfessire göre bu tedrîc, meydan okumayı edebî açıdan daha güçlü ve tesirli hale getirmiş ve onlara âdeta şunu haykırmıştır: Madem Bu Peygamber’e vahyedilen Kur’ân onun uydurmasıdır. Edebiyat ve söz ustası olarak haydi onun benzeri bir kelâm getirin. Onun güç yetirebildiğine sizin de güç yetirmeniz gerekir, denmiştir.
     Fakat vahyin indiği tarihsel koşullar dikkate alındığında yapılan bu çağrıya cevap verilememiştir. Ama bugün de yapılan bu çağrı hala cevabını bulmuş değildir. Ve kıyamete kadar da bu durum böyle gidecektir. Çünkü vahyin ifadesi gayet açıktır: “Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”

Not: Bu sayfadaki notlar sisteminden alınmaktadır...
Yorum Gönder

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...