Translate

5 Ocak 2013 Cumartesi

İSLAM TARİHİ / ZÂTÜ’S-SELÂSİL ve SİFÜ’L-BAHR SEFERLERİ

İSLAM TARİHİ
ZÂTÜ’S-SELÂSİL SEFERİ

     (Hicret’in 8. senesi Cemaziyelahir ayı / Milâdî 629)
     Bazı Arap kabileleri, Mu’te Harbi’nin neticesini Müslümanlar için zâhirî bir mağlubiyet ve gerileme olarak değerlendirmiş olacak­lar ki Medine’ye saldır­mak maksadıyla bir araya gelmişlerdi. Bunlar, Kuzaa, Beliy, Cüzam, Lahm ve Âmile adındaki kabilelerdi. [37]
     Durumu haber alan Peygamber Efendimiz, derhal Amr b. Âs Hazretlerini yanına çağırdı ve “Ey Amr! Silahını kuşan, yol­culuk elbiselerini üzerine giy ve he­men yanıma gel!” buyurdu.
     Hz. Amr, hemen gidip silahını kuşandı ve sefer elbiselerini de giyerek Efendimizin yanına vardı. Resûl-i Ekrem, “Ey Amr!” dedi. “Seni selamete ve zenginliğe erdirsin diye askerî bir birliğin başında bir yere göndermek istiyor, en iyi dileğimle senin için zenginlik diliyorum!”
     Hz. Amr, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben zengin olayım diye Müslüman olmadım; hiç­bir karşılık beklemeden ve cihatlara katılıp, zâtınızın yanında bulunmayı ar­zu­ladığım için Müslüman oldum!” diye karşılık verdi.
     Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Ey Amr! Zenginliğin faydalısı, insanların hayırlı ve faydalısına ne güzel yaraşır!” [38] diye buyurdu.
     Resûl-i Ekrem Efendimizin Amr’ı tercih edişinin bir se­be­bi vardı: O da, Hz. Amr’ın, Beliy kabilesiyle akraba olu­şuy­du. Babaannesi Beliy kabilesindendi. Amr’ı gönder­mek­le, onları akrabalık noktasından bir derece yumuşat­mak ve İslamiyete ısındırmak istiyordu! Ayrıca Efendimiz, üzerine yürüyeceği kabileleri İslam’a davet etmesi için de Amr Hazretlerine emir verdi.
     Bütün bunlardan sonra Hz. Amr, emrindeki muhacir ve ensar­dan müteşek­kil üç yüz mücahitle Medine’den yola çıktı. Müşrik kabilelerin toplandığı böl­geye yaklaştığında, fazlaca kalabalık olduklarını gördü. Bunun üzerine, ashap­tan Râfi’ b. Mekîs’i Peygamber Efendimize göndererek ace­le yardım istedi. Me­dine’ye gelen bu sahabe, durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Ekrem Efen­di­miz, bu istek üzerine, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrâh ku­man­da­sında iki yüz kişilik bir takviye kuvveti gönderdi. Bunlar arasında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ile ensar ve muhacirin ile­ri gelenlerinden birçok kimse vardı.
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, Amr b. Âs’la buluşup hep bir­likte hareket etmele­rini de Hz. Ebû Ubeyde’ye sıkı sıkıya tembih etti. [39]
     Takviye birliği süratle yol alarak Hz. Amr’ın yardımına yetişti. Amr (r.a.), Ebû Ubeyde Hazretlerine, “Sizin de kumandanınız benim! Çün­kü Re­sû­lul­lah’a haber gönderip bana yardım etmenizi kendisinden ben iste­dim!” dedi. Fakat Ebû Ubeyde Hazretleri, kendi birliğine kumandanlık etmek istedi ve “Ben, emrim altındaki birliğin kumandanıyım; sen ise, emrin altındaki birliğin kumandanısın!” [40] diye karşılık verdi.
     Hz. Amr ise, aynı şekilde, onların da kumandanı olduğunu, imam­lığa yet­kili olanın da kendisi bulunduğunu ifade etti. Bu küçük münakaşaya muhacir Müslümanlar da Ebû Ubeyde Hazretlerinin tarafını tutarak katıldılar.
     Ebû Ubeyde, Hz. Re­sû­lul­lah’ın tembihini hatırlayınca, mü­nakaşanın uza­masına meydan vermedi. “Ey Amr! Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.), Medine’den ayrılır­ken en son sözü, ‘Arkadaşının yanına varınca, birbirinize itaat ediniz, sakın aranızda ihtilâfa düşmeyiniz’ emir ve tavsiyesi olmuştur. Eğer sen bana itaat etmezsen, ben sana itaat ede­rim” [41] dedi.
     Böylece, başkumandanlık, münakaşa uzamadan Amr b. Âs Hazretlerinde kaldı. Namazı da mücahitlere o kıldırmaya başladı. [42]
     Varılan yerde hava oldukça soğuk ve sert idi. Mücahit­ler, ateş yakmak için et­raftan odun toplayarak ısınmak istedilerse de Kumandan Hz. Amr, buna kat’i­yetle müsaa­de etmedi. Bu durum, asha­bın itirazına sebep oldu.
     Hz. Ebû Bekir, meseleyi kendisiyle konuşmak isteyince, Hz. Amr b. Âs, “Sen, beni dinlemek ve bana itaat etmekle emr­olundun, değil mi?” diye sordu.
     Hz. Ebû Bekir, “Evet...” dedi.
     Bunun üzerine Hz. Amr, “O halde, neye emrolundunsa onu yap!” [43] dedi.
     Hz. Ömer, bu sözlere tahammül edemedi ve gidip Hz. Amr’a çatmak iste­diyse de, Hz. Ebû Bekir buna mani oldu ve “Bırak onu; istediğini yapsın. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), onu ancak harpteki mahareti sebebiyle başımıza kumandan ta­yin etti. Mademki o şu anda kumandandır, onun işine karışmak doğru ol­maz” [44] diye konuştu.
     Bunun üzerine Hz. Ömer, hiddetini yenip sustu.
     Aslında Hz. Amr, güzel bir taktik ve tedbir icabı mücahit­lerin ateş yakmala­rına müsaade etmiyordu. O da şuy­du: Düşman çok, mücahitler ise onlara na­zaran sayıca az idiler. Ateş yakıldığı takdirde sayıları ortaya çıkacak ve düş­man hiçbir endişe ve korkuya kapılmadan üzerlerine hücum edecekti; fakat yakılmadığı takdirde düşman, mücahitlerin sayısını tam bilmeyecek ve ihti­yatlı hareket et­mek durumunda kalacaktı. Nitekim de aynı durum cere­yan etti: Müslümanların oldukça kalabalık oldukları zan­nı­na kapılan düşman kuvvet­leri, çarpışmayı bile göze ala­ma­dan her biri bir tarafa da­ğıldı. Az sayıda bir bir­lik karşı koy­maya direndi; ancak onlar da bir müddet sonra mücahitlerin top­tan hücumu karşısında dayanamayarak kaç­ma­ya mecbur kaldılar. [45] Harp sa­natını iyi bilen Ko­mu­tan Amr (r.a.), kaçanları, “Mücahitlere bir pusu kurul­muş olabi­lir” ihtimalini göz önüne alarak takipten vazgeçti. İslam ordusu, ga­yesine ulaşmış olmanın huzurunu içinde Medine’ye döndü.

     Amr b. Âs’ın Pey­gam­be­ri­mize Suali
     Mücahitlerle Medine’ye dönen Kumandan Amr b. Âs (r.a.), iç âleminde bir duyguya kapılmıştı. Bu duygusunu bizzat kendisi şöyle anlatır: “Re­sû­lul­lah (a.s.m.), beni askerî bir birliğin başında Za­tü’s-Selâsil’e gön­dermişti. Askerî birliğin içinde Ebû Bekir ve Ömer de bulunuyordu.
     “‘Re­sû­lul­lah’ın yanında benim yerim daha üstün olmazsa, herhalde beni, Ebû Bekir ve Ömer’in başına kuman­dan tayin ederek göndermezdi’ diye içime doğdu.
     “Hemen Re­sû­lul­lah’ın yanına varıp, ‘Yâ Re­sû­lal­lah! Halkın sana en sevgilisi hangisidir?’ diye sordum.
     “‘Âişe’dir’ buyurdu.
     “‘Erkeklerden kimdir?’ diye sordum.
     “‘Âişe’nin babasıdır’ buyurdu.
     “‘Ondan sonra kimdir?’ diye sordum.
     “‘Ondan sonra Ömer’dir’ buyurdu; birtakım erkeklerin daha isimlerini say­dı.
     “Kendi kendime, ‘Artık bu sorumu tekrarlamayayım!’ dedim ve beni en sonraya bırakmasından korkarak sustum!” [46]
     Hakikat-ı halde, Amr b. Âs Hazretleri, ashab-ı kiramın büyüklerindendi. Fakat o vakit sahabeler arasında ona nisbetle Allah indinde ve Hz. Re­sû­lul­lah katında daha sevgili ve daha efdal pek çok zât ve onun tabakasının üst tara­fında hayli tabaka vardı. İşte, bunu anlayan Hz. Amr, sözü daha fazla uzatma­yıp kısa kesmiştir.
SİFÜ’L-BAHR SEFERİ

     (Hicret’in 8. senesi, Receb ayı)
     Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı muhacir ve ensardan mü­te­şekkil üç yüz kişilik bir birliğin başına kumandan tayin ederek Cüheyne­ler­den bir kabilenin üzerine gönderdi. [47] Maksat, bu İslam düşmanı ka­bileyi te’dip edip gereken dersi vermekti. Mücahitler arasında Hz. Ömer de bulunu­yordu.
     Yolda son derece açlık sıkıntısı çeken, hatta ağaç yapraklarını bile ısıtıp ye­meye kalkan mücahitler, nihayet Sîfü’l-Bahr’e [Deniz Sahili] vardılar. Açlıkla kıvranıp durdukları bu sırada, Rezzak-ı Zülcelâl, denizden, dalgalarla, koca­man bir balığı çıkarıp onlara ikram etti. [48] Orada kaldıkları müddetçe bu balık­tan yediler. Hiç kim­seyle karşılaşmayan mücahitler, Medine’ye döndüler. Mü­cahit­ler, Peygamber Efendimize, deniz sahilinde yedikleri balıktan bah­sedip, bundan dolayı herhangi bir şey yapmaları gerekip gerek­me­diğini sordular. Peygamber Efendimiz, “O, Allah’ın sizin için de­niz­den çıkardığı bir rı­zıktır” buyurdu ve ilave etti: “Yanınızda, o ba­lığın etinden bir şey varsa, bize de ye­dirseniz!”
     Mücahitlerden bir kısmı, yolda azık olsun diye beraberinde o balıktan ge­tirmişti. Peygamber Efendimize de bir parça verdiler. Efendimiz ondan yedi. [49]
___________________________
Notlar:
[37] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 131.
[38] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 197.
[39] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 272; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 131.
[40] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 272; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 517.
[41] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 272.
[42] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 272; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 104; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 617.
[43] Halebî, a.g.e., c. 3, s. 199-200.
[44] Halebî, a.g.e., c. 3, s. 200.
[45] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 517.
[46] Buharî, Sahih, c. 5, s. 113; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 203; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 521.
[47] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 132.
[48] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 281; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 411; Taberî, Tarih, c. 3, s. 105.
[49] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 411; Müslim, Sahih, c. 3, s. 1536.
Yorum Gönder

Bu Siteyi Kaç Kişi Ziyaret Etti?

Gönül Erleri Blogu'na Üye Olabilirsiniz...